26 Ağustos 2011

YAPAMAMAK

Başlayamıyorum. Başlarsam bitiremem.
Zaman dar, ben güçsüzüm.
İçimdeki güce herzaman inandım.
Ama zamanı geldiğinde onu yerinde bulamıyorum.
Prensipler edinmek, kabullenmek vicdanımı temizler mi?
Varlığının müptelası olduğum o gücü dönüp tekrar arar mıyım?
Aramaktan vazgeçer soyut gerçekliğe gömülür müyüm?
Sadece öğrenerek edindiğimiz korkudan uzak durur muyum?
Sıradanlığımı kabul eder miyim?
Havada süzülüyorum rüzgar yok.
Düşüyor muyum yoksa uçuyor muyum hiç fikrim yok.
Tutunmak istemiyorum.
Hayal kırıklığı o kadar büyük ki bir yere çarpana kadar bekleyeceğim.
Ben sonsuzluğa gömüldüğümde, beklediğim, gözlerini ovuşturarak ortaya çıkıp,
Daha önce hiç görmediği güneşe bakmaya çalışacak.

7 Ağustos 2011

CENNET

Hayatta birbirine üstünlük sağlayan duygular vardır. Güçlü olduğunu düşündüğünüz duygularınız çok fazla tetiklenen daha zayıf duygularınız tarafından bastırılabilir. Vicdanen çok güçlüsünüzdür.Hatta bazen kendinizi feda edebilecek kadar. Fakat mutsuzluğunuz gün gelir vicdanınızı size unutturur. Biri diğerinin ağırlığına dayanamayarak kırılır. Bu kırılma anlık değildir. Hayatınızın geri kalanına da etki eder. Büyük kararlar almak böyle anlarda gerçekleşir. Bu bir devrim değil kurtuluştur.Süreçten pek sağlam çıkmamışsınızdır aslında, ama dedikleri gibi sizi öldürmeyen şey güçlü kılar. Değişmişsinizdir. 

İnsanlar hata yapar. Bazen hataları veya kötü gidişleri peşinen değerlendirip kederleniriz. Oysa aslolan yolun sonudur. Seçimler, bazen de sizin etki edemediğiniz bazı dış etkenler kaderinizi belirler. Bu akılalmaz bir tren yolu ağı gibidir. Makaslar rastgele değişir siz bambaşka yönlere saparsınız. Yol kötüyse üzülürsünüz bazen tanrıya sitem etme cüretini gösterirsiniz. Tanrı mahçup etmeyi sever. Yeminlerinizi size tek tek yedirir. Her manifestonuza bir cevabı vardır.Yolun sonunda sizi cennete çıkarıverir. 

Şimdi cennetteyim. Benim cennetimdeyim. Konuşuyorum. Görüyorum. Kokluyorum. Cennetime yürürken yorulmuyor kavuşunca yenileniyorum. Suyundan içtiğim her an, yeni bir ben hayat buluyor bu yeşil vadilerde. Her gün yeniden doğuyorum. Güneşi ne yakıyor ne de ışıksız bırakıyor. O kadar güçlü ki, gözlerim dağların ardını görüyor. Eğilip bir çiçeği inceliyorum. Kusursuzluğu aklımı başımdan alıyor. Gökyüzü mavi bir okyanus, deniz mavi bir gökyüzü. Mavi ağaçlarda mor baykuşlar bana gülümsüyor. Tavus kuşlarından daha güzeller. Doğa, naif bir kadın gibi. Sol eli, büyük bir nezaketle havada duruyor. Parmaklarının ucunda gözlerime bakıyor. Etrafımdaki görkemin etkisi altında cevap bile veremiyorum bu derin gözlere. O kadar derin ve güzeller ki sanki tüm galaksi bu gözlerin içinde hayat bulmuş. Arzulanan tüm şeylerin ete kemiğe bürünmüş hali, yaşanan tüm talihsizliklerin negatifi. Sesi daha önce duyulmuş, unutulmuş ve yeniden coşkuyla hatırlanan bir melodi gibi. 

Tanrı yüzüme bakıp hınzırca gülümserken elime bu değerli hediyeyi tutuşturdu. Bunca zaman beni bekleyen ve şans eseri bulduğum benim cennetim.

12 Haziran 2011

Erdoğan İstikrarı

Bugün AKP seçimlerden tekrar büyük bir zaferle ayrıldı. % 50 gibi ezici bir oran ve 325 milletvekiliyle meclisi gene fethetti. Kimileri istikrar istedi, kimleri de yeterince sağlam bir rakip göremedi. Diğerlerinin ülkeyi yönetecegine inanmadı. Peki bu kadar üstüste tek başına iktidar olacak kadar oy alan bir lider ne hisseder? Ve seçim sonuçları onun için ne ifade eder? Tek bir sözcük: AKLANMA
Bunca zaman insanların tepki gösterdiği tüm olumsuzluklar karşısında aklandıklarını düşünüyorlar. Çünkü her seferinde yaptıklarının olumsuzluğuna dair hiçbir işaret almadılar. Dikta ettikleri herşey bir seçimde daha destek gördü. Recep Tayyip Erdoğan gücünü her geçen gün arttırıyor. Ve parlamentoyu es geçip tek başına daha radikal kararlar almaya başlayacak. Çünkü seçmenin kendisine ve onun iradesine oy verdiğini düşünüyor. Aldığı kararların desteklendiğine emin olamasa da en azından çok tepki çekmediğini her seçimde tespit ediyor. Bu onu iradesini bağımsız kullanma yolunda daha da kararlı hale getiriyor. Dolayısıyla korkulması gereken aslında AKP değil lider sıfatındaki ve tüm ülke için karar veren tek bir adamın varlığı. İnsanları bu korkutmalı. Demokrasi denen zırva ne kadar içi boşaltılmış olsa da tek adam iradesi çok daha korkunç. İnsanlar sadece canı acıdığı zaman bu gerçeği görecekler. Şu andaki rutine sarılma duygusu insanları rahatlatıyor. Dikta henüz onların topraklarına uğramamış. Bu ülkede bir sınav skandalı yaşandı ortada tek bir sorumlu bile yok. ÖSYM başkanı görevine devam etse kim itiraz edecek? Ortada ülkenin yarısının oyunu almış tam yetkili bir iktidar var. Bu bir parti iktidarı değil. Kişi iktidarı. RTE istemeden ÖSYM başkanı istese istifa bile edemez. Bunun nasıl bir irade ve kudret olduğunu siz düşünün. Bu ülkede birisi inanılmaz derecede güçleniyor. Bu gücün bir sınırı yok. Recep Tayyip Erdoğanın yetkilerinin artacağı meclisi baypass eden bir referandum yapılsa Erdoğan aynı gün bir süper yetkili başkana dönüşür. Yapmamasının tek nedeni meclisin aslında kendisinin gölgesinden ibaret olması.
İnsanları işte bu güç korkutmalı.

9 Haziran 2011

BARNEY'S VERSİON

Düşüncesizce aşık olmak. Uzayda salınırken bir gezegenin çekim alanına girmek ve hızla atmosfere dalmak. Sürtünme belki tüm derini yok edecek ama derin bir nefes çekebileceksin. İçine neyi çektiğini bile anlayamayacaksın. Belki alışık olmadığın bir hava ciğerlerini yakacak. Ama sonuna kadar ciğerlerini dolduracaksın.Gözlerin belli belirsiz onu görecek. Onu arzulayıp hayatını onunla doldurmak isteyeceksin. Her nereye bakarsan bak onu görmek isteyeceksin. Şanslıysan yalnız olacak ve şanslıysan o da seni sevecek. Hayatı onunla doldururken onun yokluğunun sana yaşatacağı boşluğu hesaplayamayacaksın. Ve ilk hatanda onu kaybettiğinde yokluğu seni yok edecek. Zihnini kaybedip olmayan bir hayatta akılda tutmaya değecek birşey bulamayacaksın. Ve o koskoca hayatta yaşadığın en güzel anların sana şimdi acı vermesi katlanılmaz olacak. Boşluk, anlamsızlık seni duraklatacak. Zihnin hatırlamayı kesecek.

6 Mayıs 2011

MUTSUZLUK

Mutsuzluk insanların kanına farklı şekillerde girer.Öyle dış etkenlerle karşı karşıya kalırsınız ki mutsuzluk kaçınılmaz olur.Kader sizi rahat bırakmaz.Bundan muzdarip insanlar hayatlarını nedensiz bedeller ödeyerek geçirirler.

Bir de neden mutsuz oldukları belli olmayan rahatsız tipler vardır.Hayat standartları fena değildir.Akıllı diye adlandırılırlar ama para kazanma yetenekleri zayıftır.

Cehalet mutluluktur mottosu doğrudur.Çünkü insan doğası sürekli deneyimleme üzerine kurulmuştur.Ruhu ayakta tutan sürekli yenilenmedir.Rutinin güvenilirliği insanların kendilerini korumak için sığındıkları bir limandır. Oysa ruhlarını günden güne öldürür.Okuyan, gezen, farkeden insanlar bunu bilirler ve aksi için çaba gösterirler.Deneyimlendirdikleri şeyler günbe gün artar.Hatta bazıları mikro ölçekten makro ölçeğe geçerler.Dağarcıklarını doldurdukça yükselirler ve çevrelerini en yüksekten görürler.Sokakta gezen biri köşeden çıkan bir baloncuyu görüp şaşırırken yükselen arkadaş onu saatler önce görmüştür ve zamanla sıkılarak izlemeyi bırakmıştır.Sokaktaki kişinin de deneyimleme süreci aslında uçanla aynıdır.Fakat sokaktaki, deneyimleme sürecini bilinçli olarak asla içselleştiremez ve tekrar tekrar yaşasa da her deneyimi ilk gibi olur ve geçicidir.Bu algısal eksiklik onun yükselmesini engeller.Uçan adam film seyrederken aktörün rol yapma ustalığına kilitlenirken sokaktaki adam sahnenin soyut gerçekliğine sığınır.Bu akıl almaz gerçeklik algısı uçan adamı hissizleştirir.Çünkü her bilinmezi bir varoluş sebebine dayandırma yeteneği kazanmıştır.Bu onu hissizleştirip derin bir mutsuzluğa sürükler.Çünkü yeni deneyimleme süreçlerine girmekte zorlanmaya başlar.Mutsuzluğunun temel kaynağı hep uçabilmesi hem de hep aynı yükseklikte kalmasıdır.Çünkü bileğinden yeryüzüne bağlıdır.İçi ağzına kadar helyum gazıyla doludur ama iplerinden kurtulamaz.Yeryüzünde bağlandığı yer ise işidir.Ayakta kalmak için çalışmalıdır.Bedeni onun hapisanesidir.Onun ihiyaçları ve gerçeklik onu yok eder.Deneyimlemeye alışmış bünyesi artık hayatının kısıtlanması yüzünden tıkanmaya başlar.Çevresindeki şeyler görünmez olur ve boşlukta sürüklenir.
Herşeyden sıkılır.
En korkuncu da bu sıkıntısı ve mutsuzluğu alışkanlık haline gelir.

26 Nisan 2011

DOĞU İZLENİMLERİ

Gün-1
ERZURUM
Sabah uçaktan indiğimde beklediğimin aksine ılıman bir hava vardı.Şehri sabunlu dev bir süngerle temizlemeyi hayal ettim.Havanın kasvetinden olsa gerek herşey bana kirli görünüyordu.Alışık olmadığım bir ufuk algılaması vardı.Uzun boş düzlükler ve masalsı görüntüsüyle kaçkar dağları karşımızda uzanıyordu.Bulutlar zirveyi gizliyordu.Hemen arkasında Rize var dediklerinde mesafe algılamam allak bullak oldu.Sıkışık kentlerde böyle uzun algılamalar pek yaşanmaz.

İşimizi bitirdikten sonra yediğim en lezzetli eti bu kentte tattım.Meşhur Cağ Kebabı.Bir yiyeceği lezzetli yapanın kullanılan malzeme olduğunu orda anladım.İyi teknik ancak iyi malzemeyle bir araya gelince güzel sonuç veriyor.Bilmeyenler için Cağ Kebabı yağlı kuzu budundan hazırlanan yatık döner şeklinde odun ateşinde pişirilip şişlerle servis ediliyor.Lavaş ekmeğiyle yeniyor.Erzurum anavatanı.Yediğin en lezzetli etti diyebilirim.


Erzurumda çok etkileyici bir yapıyı da gezme fırsatı buldum.Bir Anadolu Selçuklu yapısı olan Çifte Minareli Medrese.Genel de bu tip yerlerden sıkılacağımı düşünürüm.Ama içeri girdiğimde çok etkilendim.Muazzam taş oymacılığı karşısında büyülendim.İç avlulu yapı içte iki katlı öğrenci odalarıyla çevrili bir yapı.Ama işlevinin yanında ruhani bir çekiciliği var.Müslümanlıkla ilgili motiflerden çok orta asya motifleri yapıya hakim.Meşhur çift başlı kartal buna örnek.Gücü ve ölümsüzlüğü simgeliyor.Lakin bakım berbat.Heryerden ne işe yaradığı belli olmayan kablolar geçiyor.Girişe çivilerle kermes ilanları asılmış.Bu çiviler yapının yüzeyine çakılmış.Yapı harap durumda.Yani işletme tam anlamıyla skandal.

Palandökene de çıktım.Bölgeye Polat otelleri hakim.Pist az ve oldukça dik.Kar kalitesinden pek anlamam gerçi.Tepeler çırılçıplak tek bir ağaç yok.Yani çamların arasından kayma hayalleriniz olmasın.Kar eriyince oldukça üzücü bir çıplaklık oluşuyor.Üniversiad sayesinde bir kaç özel tesis yapılmış o kadar.Ama kimse bölgede bir olimpiyat yapıldığını iddia edemez.Kar makineleri başıboş.Yükleyip hurdaya satsak kimse ne yapıyorsun kardeşim demez.Şaşırdık.

Üniversiad için yapılan uzun atlama tesislerini de gördük.Kulenin üstünde kafeler var.Ama haftaiçi asansörler çalışmadığı için merdivenlerden çıkıp yapılan olimpiyatların hakkını vermek zorunda kalıyorsunuz.Yapı işçiliği tam bir rezalet.Müteahhit işi yetiştirmek için bütün imalatları yalayıp yalayıp yapıştırmış gibi.Verilen paralara yazık.Kule mimarisi zaten ilkokulda ödül kazanan 1.sınıf öğrenci resmi kıvamında.Kötü işçilik te bu hamlığı perçinlemiş.

Erzurumda içki içmek ve sohbet etmek için yer bulmak ta biraz güç.Ama az da olsa güzel bir kaç yer var. Öğretmenevinde kalmanızı tavsiye ederim.Dışarda misafir aldıkları gibi hem temiz hem makul fiyatlı bir konaklama tercihi olacaktır.

13 Ocak 2011

"Sen sadece bir insansın."

Marcus Aurelius Antoninus Augustus Roma İmparatorluğunun Beş İyi İmparator'unun sonuncusudur.Aurelius büyük savaşların dönüşlerinde Roma meydanını sandaletleriyle çiğnerken halk muhteşem karşılama törenleri hazırlayarak şükranlarını sunarmış.Rivayet edilir ki bu süreçte bir uşak Aurelius'un kulağına hep "sen sadece bir insansın" diye  fısıldarmış.Bu onun gerçekle bağlarını koparmasını önleyen önemli bir önlem.Çünkü gerçekle bağı kopan biri herşeyini kaybeder.
Bunu günümüzde siyasi liderlerin dalkavukları  negatif  yönde layığıyla yapıyor.O dönemde seçime ihtiyacı olmayan bir imparator bile böylesine gerçekçi ve bilinçliyken şu anda her seçim döneminde boyunun ölçüsünü alan siyasetçiler gene dalkavuklarının yanıltmasıyla koltuklarını bırakmıyorlar.Tabi onlar da bu rüya aleminden  uyanmak istemedikleri için pek kolay kanıyorlar bu spekülasyonlara.

Devlet Bahçeli iktidar olmak için ihtiyaç duyulan 19 milyon oy formülünü açıklarken akılları karışan partililer başkanın "bu inandırıcı olmayan bir hesap mıdır?" çıkışıyla veriyorlar alkışı coşkuyu.Bahçelinin gerçeklik bilinci de bu durumu görünce somutlaşıp sıcak ülkelere doğru egzotik bir tatile çıkıyor.

Bunu tekrar iktidar hayalleri kuran Siyonizm savaşçısı Necmettin Erbakan'ın kıyamet gibi geçen kurultaylarında da hissediyorum.Onca insan Erbakanın yerine bir lider koyamamanın üzüntüsüyle oturup toplu ağlama törenleri tertip etmek yerine Erbakan'ın gerçeklik bilincini yok etmekle meşguller.Herşeyin sorumlusunu siyonizm ilan eden bir liderin en cafcaflı ve dinamik dönemlerinde yenemediği bir gücü şimdi gözüne kestirmesi çok cesurca.

Şimdi de hiçte solcu olmayan CHP'nin parti liderinin başına koyu yeşil CHE bereleri konduruveriyorlar.O da kendini devrimci zannediyor.
Parti liderlerine de bu yanılsama işi cazip geliyor.Çevresindeki dalkavuklar sayesinde bir şizofrenden farksızlaşıyorlar.Onlar gösterişli atlarının üzerinde şanlı bir mücadele yaptıklarının hayaliyle yaşarken biz ellerinde çıkma bir direksiyon simidi ve kafaya ters takılmış bir huni görüyoruz.

26 Aralık 2010

IN BRUGES



F.cking Bruges.
Bunu çok sık duyuyoruz film boyunca Colin Farrelin ağzından.Ama bana bir masal kenti gibi geldi Bruges.İki kiralık katil Belçikanın buralarda pekte popüler olmayan turistik kentinde sürgündeler.Katillerden yaşça büyük olan patronuna sadık Ken(Brendan Gleeson) kenti çok seviyor ve bu süreci sıradan bir turist gibi değerlendirmeye bakıyor.Ray(Colin Farrell) ise biran önce İngiltereye dönmek için yanıp tutuşurken kentin sıkıcılığına her fırsatta giydiriyor.Aralarında ufak bir abi kardeş ilişkisi var.Ken bu delikanlıyı her an kollamaya çalışıyor.Bruges gezilerinin tesadüf olmadığını zamanla öğrenip yaman bir sınavdan geçiyorlar.Dialoglar zekice ve esprilerle işlenmiş.Bruges ile bende özdeşleşen muhteşem piano  parçaları var.Sıradaki oğlanı kurtarmak gibi duygusal metaforlar var.Gerçek dostluk ve fedakarlık var.


Uyuz olduğum Farrell'e bile hayran oldum bu filmde.Gleeson zaten beni her zaman etkilemiştir.Ama kısa sayılabilecek rolünde muhteşem bir karaktere bürünen Ralph Fiennes oldukça etkileyici.Sivri,acımasız,espirili ve fazlasıyla prensiplerine bağlı derin bir karakter.

2 Aralık 2010

Jimmy Morrison

kertenkeleler dünyadan tamamen yok olsalar da sistemde hiçbir değişiklik olmaz, bu yüzden kertenkeleler dünyanın tek bağımsız canlılarıdır ve ben de onların kralı jim morrison’um. 1943’te melbourne florida’ya kuyruklu bir yıldızdan koparak düştüm. yaşamla ölüm arasında gezindim hep ama yaşamı ilk algıladığım an, ölümü, ilk keşfettiğim andı.

o günden beri yaşamın sunulan ve görülenden ibaret olmadığına inandım. daha fazlasını, her zaman, görünenin ardına yaptığım gizemli yolculuklarda aradım, şiir ve müzik ötekilere yumuşak dokunuşlar yapmamı sağladı.

beni daha derin düşünmeye ve görünenin ötesine geçmeye sevk eden en dipsiz korkularıma yoğunlaştım; onlardan korkmak yerine yeni boyutlara geçişin heyecanını hissettim ve korkunun gücü kayboldu. hayatın karanlık tarafıyla ilgilendim hep, kötü olanla, gece zamanıyla, ölümle. gizemlerle yüzleşmenin, daha derine inmenin zarif yollarında yürüdüm.

lise ve üniversitede bir sürü defter tutuyordum ama okulu bıraktığımda aptalca bir şey yaparak hepsini attım. şimdi attığım o iki, üç defterden daha fazla istediğim bir şey yok. geceler boyu o defterlere ne yazdığımı hatırlayabilmek için hipnotize edilmeyi ya da kafamı tamamen dumanlamayı düşünüyorum. ama belki de onları atmasaydım hiçbir zaman emsalsiz bir şey yazamazdım, çünkü onlar temelde okuduğum ya da dinlediğim şeylerin bir birikimiydi, kitaplarda altını çizdiğim cümleler gibi...

şiire hayranım, benim gibi bilinenle bilinmeyen arasında gezinir, pek çok anlama gelebilir, bir labirent ya da bilmece gibi üzerinde düşünülüp insanların kendi durumlarına uyarlanabilir. işte bu yüzden seviyorum şiiri, sonu olmadığı için. insanlar yaşadıkça kelimeleri ve onların bir araya gelişlerini hatırlayacaklar. bir soykırımdan kurtulabilecek şeyler, şiirler ve şarkılardır. kimse bir kitabın tamamını hatırlayamaz. kimse bir filmi, bir heykel ya da bir resmi tam olarak anlatamaz. ama insanoğlu yaşadıkça şiir ve şarkı devam edecektir.

ingiliz blake, fransız baudelaire ve rimbaud, duyguların kara örtülerinin içine beni nazikçe soktular. bu buluşma tüm çırpınışlara bir yol çizdi ve sınırların sonsuzluğunu arama yolculuğu başladı. karanlığa o kadar uzun süre baktım ki artık orada neler olup bittiğini görmeye başladım.

seksi, gizemleri, boyutlar arası seyahatleri, cinayeti, deliliği ve ölümü bu gerçekdışı efsunlu satırlarda buluyorum. ben tek bir bedene hapsedilmiş sonsuz bir köleyim ve satırlarda özgürleşiyor ruhum. düşünceler arasında gezinen küçük bir prens, kanatları olan ölü bir tırtılım.

ben deri ceketli rimbaud’yum. başkaldırı, düzensizlik ve kaosa ilişkin her şey ilgimi çekiyor, özellikle de görünüşte hiçbir anlamı olmayan eylemler. özgür hareket, davranış... olduğundan başka hiçbir şey olmayan eylemler. sonuç yok, sebep yok. yönlendirilmemiş, özgür eylem. eğer bu akışa kapılıp özgürce yaşarsanız çevrenizdeki insanlar farklı bir hareket yaptığınızı düşünür ve huzursuzlanırlar; ya sizden kaçarlar ya da size engel olurlar.

aileler, toplum, devlet ve tüm diğer kurumlar, bütün bencilliklerini ortaya koyarak aynı kalıpta insanlar yetiştirmeye çalışıyorlar. herkes kendi dünyasını hayatından aldığı tecrübelerle kurmalı. insanlar başkaldırmalı, hiçbir siyasi ve toplumsal baskıya boyun eğilmemeli. kurallar yıkılmalı ve her zaman da yıkılacaktır zaten, çünkü bir kuralı yıkma isteğini, yaratan tek şey kuralın varlığıdır. eğer kural olmazsa, onu yıkma isteği de olmaz.

ben bireyi kontrol altına almak isteyen toplumlara, karşı gençliğin isyanını temsil ediyorum. hayatın boğucu atmosferine öfke ve nefret tohumları saçıp bir

yandan da dünyanın geri kalanını eğlendiriyorum. hayatın tozpembe olmadığını biliyorum ve kötü şeyleri görmezden gelip mutlu bir insan rolü yapmanın aptallık olduğunu düşünüyorum. nihilizme sığınıyorum, bilinci, karanlık bilinçaltını ve keşfedilmemiş arzuların dış görünüşlerini benimsiyorum. çılgınlıkların tüm sınırları ne kadar genişletebileceğini merak ediyorum. algıların ötesine geçmek istiyorum. aldous huxley’den beyin ve sinir sisteminin, dışarıdan gelen bilgileri eleyerek kişiye kısıtlı algılama hakkı tanıdığı ancak alkol ve lsd’nin bunların çok ötesinde algılama olanakları yarattığını öğrendim. william blake de beş duyunun, mükemmel derecede gelişip açılmasına dek, bedenin ruhun hapishanesi olduğunu söylemişti.

duyular ruhun pencereleridir...

artık algılamayı değiştiren bu yolların birçoğu, yalnızca doktor kontrolünde elde edilebiliyor ya da yasadışı yollarla. batı kültürü alkol ve tütüne izin veriyor. duvarın öte yanına açılan tüm kimyasal kapılar uyuşturucu , bu kapıları izinsiz açmaya çalışanlar ise keş olarak damgalanıyor. ama kurallar ve yasaklar, ruhun sonsuz keşif yolculuğunun önüne çıkan cılız engellerden öteye geçemeyecekler. eğer gerçekten nelerin uyuştuğunu görmek istiyorsan dikkatlice ve açık bir algıyla çevrene bak, bir süre sonra her şeyin potansiyel uyuşturucu olduğunu göreceksin ve tek yapmam gerekenin algılarını her zaman özgür bırakmak olduğunu anlayacaksın.

tanrılar hayallerle uyuşturur bizleri. bizlere kitaplar, konserler, şiirler, şovlar, sinemalar verirler. sanat yoluyla kafamızı karıştırırlar ve kendi köleliğimizin içinde kör ederler bizleri. sanat, hücre duvarlarımızı süsler, sessiz ve bir örnek tutar bizi. karanlığa zahiri bir ışık tutar, hayali aydınlanmalar yaşatır. farklı bakışlar oluşturur, daha da karmaşıklaştırır görmeye çalıştıklarımızı. sanatın verdiği kişisel tatminlerin şiddeti, seksin bile yerini alacak doygunluklar verir. özgüven ve beğeni sağlayarak daha sivriltir duruşumuzu. sanat aydınlatmaz ya da özgürleştirmez, yoğunlaştırır...

ben de yoğunlaşmanın sınırları denedim, her şeyden büsbütün sıyrıldım. kaybolmuş cenneti arıyorum ve diğer dünyayı hiç düşlememiş birinin beni algılamasını beklemiyordum. algı kapılarının karanlık koridorlarında yılanbaşlı şamanlarla, vahşi hayvanlarla karşılaştım. ateşin şiddeti, seksin çığlıkları kulaklarımda yankılanıyordu.kendimi kaybedercesine savurdum, daha karanlığa ve derine...

hayata değişik bir açıdan bakabildiğime inanıyorum ama içinde yaşamayı becerebildim mi, bilmiyorum... aslına bakarsanız bu pek de umurumda değil. sadece tüm sınırları merak ettim diyelim ve peşinden gittim. bilinen ile bilinmeyen arasındaki kapılara her dokunuşum, ruhumun derinliklerindeki zebanileri özgür bıraktı, kapılardan sızan ışıklar bedenimi hafifletti...yükseliyordum, katman değiştiriyordum...

mutlak muğlaktır...

her şey göründüğünün ötesinde başka duvarlara dayanmıştı ve ben o duvarlara dokunabiliyordum.

görüntünü ardındakine ulaşmanın esrarengizliği ve çekiciliği kaybolmamalı. gizemli, sansasyonel, seksi bir rockstar görünümünün ardındaki ince ve duyarlı şairi gizledim çoğu zaman ama o, bazen şarkı sözlerinde gösterdi kendini. hep şair olarak anılmak istiyorum ve şiirle baş başa kalabilmek için yaratılan bu sahte, imajlardan kurtulmam gerekiyor. belki ölü taklidi yaparak hawaii’ye kaçarım, belki metabolizmam ruhumun arınma sürecine ayak uyduramaz ve iflas eder, belki ölüme kendim giderim, belki de bambaşka bir şey ... ne fark eder ki...

tek istediğim öldükten sonra şiirlerime devam etmek, müziksiz ama ritmik, akıcı ve sonu belirsiz saf şiire...

her şeyin ötesinde, artık sona doğru yaklaştığımı hissediyorum. kusursuz ve arzu dolu bir sona... algıların kapılarını teker teker açarken geçtiğim her eşikte biraz daha sendeliyorum, artık kendimi tutmak gibi bir zorunluluğum yok. alevlerin akışını hissediyorum. titreşimler bedenimi sarıyor, kendimi daha özgür bırakıyorum ve tüm eşikler sonsuz bir hayal gibi ardımda sıralanıyorlar. kıpırdamadan boşluğun içinde kayıyorum, gittikçe hızlanıyor ve yumuşaklaşıyor. sürtünme bedenimi kavrıyor. parmaklarım kıvılcımlar saçıyor, yavaşça ve huzurla enerjiye dönüşüyorum. sonunda ruhumu ve bedenimi tam olarak birbirine karıştırabiliyorum.

bir kuyruklu yıldız olmak istiyorum, herkesin durup baktığı, birbirine gösterdiği bir kuyruklu yıldız, sonra....ansızın bir patlama ve ben yokum.

bir daha hiçbir zaman böyle bir şey göremeyecekler ve beni hiç unutmayacaklar...


(yalın ince, kuyruklu yıldızdan düşen kertenkele, k dergisi, sayı 27, nisan 2007,İtü Sözlükte psycho killer yazıya dökmüş.)

31 Ekim 2010

29 Ekim


Neyi kutluyoruz ey milletim.
Atatürk, cumhuriyeti ilan ettiğinde sosyal bir devlet kurduğunu hayal ediyor bunun böyle devam edeceğini umuyordu.
Medya tarafından yönlendirilen bir toplumun demokrasisinden söz edemeyiz.Temsiliyete dayalı bir toplumda toplumun yapı taşı olan birey düşünmeyi bırakıp boynundaki ip nereye çekerse oraya gitmeye başladığında teoride doğru görünen demokrasi artık işleyemez bir hale gelir.Devletler,sosyal önlemleri bir kenara bırakıp liberalizmi körükledikçe toplumda köleleşme başlar.Devlet tekeldir.Devletinizi aldığı vergiler yüzünden dava edemezsiniz.Aldığı vergilerin karşılığında veremediği hizmet için için onu sorgulayamazsınız.Çünkü artık devlet sizi değil size istihdam yarattığını iddia eden kalantorları önemsemeye başlar.İşsizlikle uğraşacağıma gayrı resmi ekonomiye göz yumarım der ve siz SSK ödemelerinizi internette izlerken koca boşluklarla karşılaşırsınız.Siz belki leziz ve sulu bir elma yemek isterken sistem size bir adet hıyar ve bir adet havuç sunar ve birini seçmenizi bekler.Tabi önceden havucun gözlerinize iyi geleceği konusundaki telkinleriyle kafanızı şişirir.Ve siz havucu elinize aldığınızda işte seçtin der.Evet seçtin çünkü seçme özgürlüğün var.Havucu seçebiliyorsun çünkü demokratik bir ülkede yaşıyorsun.HAYIR.Havucu seçiyorsun çünkü sen yorulmuş,bezmiş ve köleleştirilmiş bir bireysin.
Atatürk bizden bunu istemedi.Cumhuriyet, facebook profillerini Atatürk fotoğraflarına boğarak ya da yakamıza Atatürk rozeti iliştirerek korunmaz. Cumhuriyeti koruma fikrinin olmadığı bir toplum yaratmalıydık.Düşünen, üreten,irdeleyen bir toplum. Atatürk'ün fikirlerinin üzerine koymuş ve artık acıdır ama gerçektir o eski fikirlere ihtiyaç duymayan bir toplum.Sol iktidarlar göreve geldiklerinde yeterince bu gerçeğe tutunamadılar.Zaten sosyal reformlar gerçekleştirebilselerdi bugün hala iktidarda olurlardı.Atatürkün bize olan mirası Atatürk figürlü tişörtlerden çok daha ötesidir.Buna sahiplenmemiz ve  saygı gösterme şeklimizi  değiştimemiz gerekiyor.

22 Eylül 2010

Messi'den Uzak İki Hafta

Ujfalusi'nin hamle yaptığı yer milyonlarca futboseverin bir fetiş objesi haline getirdiği Messinin kıvrak bilekleri. Sözkonusu bilek bir lastik gibi esnedi ama mucizevi bir şekilde kırılmadı.Sadece iki haftalık bir tedavi sürecinden sonra Messi geri dönecek.Evet Ujfalusi bu pozisyonda tam bir kasaplık yapmış.Aldığı 2 maç ceza oldukça az.Biz de Çek futbolcuyu yererken Messiye duyduğumuz inanılmaz sempatinin altında eziliyoruz.İnsani kaygılarımızdan bahsederken altında yatan Messi'nin popüler kültür imajını ve bizi mutlu etme etkenini gözardı ediyoruz.Boşuna futbol toplumların afyonu demiyorlar Messi de bizim afyonumuz.Ve elimizden alınınca çıldırıyoruz.Oysa hunharca sakatlanan ve zarar gören popüler de olsa, sıradan bir oyuncu da olsa  bir insan.Hakem yıldız futbolcuları korumalı mantığının altında yatan gerçek sırtından milyolar kazanılan birer şov yıldızının para ederliğini devam ettirmekten başka bir şey değil.Ve çıkarcılar bu sözleri sarfederken gözlerimizin içine bakarak bu kapitalist içgüdülerini insanlık kisvesi altında parlatıyorlar.Messi bir popüler ikon ve bu çürümüş sistem içinde onun inanılmaz yetenekleri onu diğerlerinden daha değerli hale getiriyor.Bazılarından vazgeçebilirken ondan vazgeçemiyoruz.Bileğine o darbeyi yiyen her durumda o işi yapıp para kazanmaya çalışan bir insan.Ve bu çocuğun ilgilendiği tek şey futbol oynamak.

9 Ağustos 2010

İnanılmazı başarmak!

İş dünyasında eğer çalışansanız bu kavram çok aldatıcı.İdeal olmayan şartlarda kısıtlı imkanlarla bir şeyi başarmak aslında patronun işletme maliyetlerini düşüren ve onu benzer işleri aynı şekilde yapmasına yol açan aldatıcı bir olay.Dolayısıyla ideal olmayan teknikler başarısız olmalı. Ki patron ve çalışanlar doğru olanın bu olduğu yanılsamasına düşmesinler.Bu olgu iş yapım tekniklerine ve maliyet düşürme politikalarının yanlış anlaşılmasına yol açıyor.Maliyet düşürme ve verimlilik eksik eleman çalıştırmakla veya maaş düşürmekle değil doğru planlamayla gerçekleşir.İnanılmazı başarmak bazen ideal olana sırt çevirmek anlamına gelir ki bizim de düştüğümüz yanılgı bence budur.

O yüzden ideal olmayan kaybetmelidir.

22 Şubat 2010

Çevrecilik Bencillikleri

Çevrecilik kutsaldır.Kendini çevreciliğe adamış insanlar gördüğümde inceden onlara imrenirim.Ama kendini oraya buraya zincirlerken bu atılgan bünyeyi nasıl finanse ettiğini düşünürüm.


Ama temelde biz insanlık gerçekten dünyayı yok edebilecek kudrette miyiz?Yani bilmem kaç milton km2 yarıçaplı yerkürenin üzerindeki minik bir toz bulutundan farkımız yok.Suya,ormanlara,oksijene ve atmosfere ihtiyaç duyan sadece dünya üzerindeki canlılar.Dünya herşekilde varlığını sürdürebilir.Minik bir zımpara işimizi bitirir.Dünya dönmeye devam eder ve sıradaki organizmaları bekler.Üzerinde olup biten aslında onun umrunda değildir kanımca.Dolayısıyla çevrecilik bünyesinde inceden bir bencillik ve g.t korkusu barındırır.Yani temelinde yatan şey değişimden tırsmak ve dünya nimetlerinden yararlanmaya devam etme içgüdüsüdür.Ama dünya istediği anda defterimizi dürecektir.

14 Haziran 2009

Popüler Kültürün Güzellik Dayatmaları

Barbie bebekler.Kızların büyük sempati beslediği babaların 3-5 maaş harcadığı 5 cm çapındaki plastik kalıplarından alınmış genç ve modern kadın figür oyuncakları.Benim çocukluğumdan bu güne bu figürler kız kullanıcılarına güzel kız modelini öğretti.Bu model,bu kilo, bu ölçüler yıllarca tüm iletişim yollarıyla ulaşılması gereken bir nirvana gibi küçük kızların kulağına fısıldandı.Kozmetik ürünler,zayıflama hapları,diyet yöntemleri ve kitapları hep bu hedefe ulaşmak için satın alındı. Sonuç ne oldu dev gibi bir sektör kadın zekasını hiçe sayan kendilerini erkeklere beğendirme gerekliliğinin dayatıldığı bir sömürge toplumu.Kadın ve teenage dergileri de kadınları bir fikre değil bir ürüne dönüştürmenin yollarını anlatan yazılarla dolu.Kadınlar da bu eğilimi savunmakla meşguller."Topuklu giymek dik yürümeni sağlar." "her gün biraz makyaj yüzüne canlılık getirir.""Her gün biraz uyuşturucu kafanı dağıtır." Hepsi bir bağımlılık değil mi?Topuklu giymek sağlıklıymış diyen kadınlar bile var.Yokuş aşağı bir dünyada yaşasalar sanki hepsi dik yürüyebilecekmiş gibi.Saçmalık.



Bu popüler kültür dayatmalarından kurtulmak gerek.Bu kapitalistlerin kanımızı emme şekillerinden sadece biri.Doğrular yaratıp bunları alışkanlıklara dönüştürüyorlar.Ve bu alışkanlıklardan para kazanıyorlar.Bunu sağlığınızı ve zekanızı hiçe sayarak yapıyorlar.

29 Ağustos 2008

Galatasarayın Yıldızlı Top Özlemi


Bir zamanlar Galatasarayı o ecnebi memleketlerin yüksek çekim kaliteli deplasman maçlarında seyredebilmek için çıldırırdım.Genelde Bülent Korkmaz akın akın gelen yabancı yırtıcı forvetlere ya faul yapar ya da gayrıihtiyarı çaldığı topları öbür yarı sahaya şişirirdi.İşte bu yüksek basınçlı pasları süper slovmoşın teknolojiyle seyretmek isimleri o yıldızlı topun yanında görmek beni heyecanlandırırdı.Arif kaleye paralel deparlar atar yarma defansların kale önünde çizdiği yayları hep teğet geçerdi.Rakip yarı saha bizim için hep bir haz alanıydı.Yan pas ağırlıklı hücum organizasyonlarımız spikeri heyecana boğar rakip takımın ortasaha oyuncuları oyundan sıkılıp faul yaptıklarında ise rakip üzerinde kurduğumuza inandığımız inanılmaz baskıya inancımızı perçinlerdik.Sonra yediğimiz gole ve gollere yanar ezilmediğimizi gururla söylerdik.Kubilayın zarif bilek hareketlerini izler avrupa duy sesimizi naralarıyla coşardık. Ama biz herşeye rağmen şampiyonlar ligindeydik.
Şimdi çok şey değişti.O dönemden sonra müzemize bir UEFA bir de Süper Kupa ekledik.Onun da üzerinden tam 8 yıl geçti.Ağır aksak geçen sekiz yıl Galatasaray için bir sönüş süreciydi.Şimdi o kupalara uzanmak için yaptığımız hamlenin benzerini yapmaya başlıyoruz.Ben umutluyum.1998 de Galatasaray şampiyonlar liginde kendi evinde, önceki senenin kupa şampiyonu Borissia Dortmunt'a yenilince kendi kendime bu şimdi olmalıydı başka zaman bu kadar iyi olamayız demiştim.Ama güneşin doğuşunu o zaman öngörememiştim.Şimdi de Bükreş'e elenince benzer duygulara kapıldım.Ama sabretmek gerekiyor galiba.Bu dönemde de taraftar bu elenmeyi beklemediğim derecede olgun karşıladı.Demekki herkes takım için benzer hislere sahip.Öyleki medyanın kışkırtmaları bile taraftarı provake edemiyor.Şimdi Şampiyonlar liginde değiliz ama bütün bir camia olarak umudumuz var.Galatasaray adının olduğu yerde umut herzaman vardır.

5 Haziran 2008

Yapı İşletme Uzmanlığı Sertifika Programı Ders Programı

Programın dersleri:
 Şantiye Tekniği ve Yapı Makinaları
 Temel Hukuk Bilgisi ve Yapı İşletmesi Hukuku
 Davranış Bilimlerine Giriş ve İnsan İlişkileri
 İmar Mevzuatı ve Yapı Kooperatifleri
 Proje Yönetimi
 Bilgisayar Destekli Planlama Uygulamaları (Primavera Kullanımı)
 Yönetim, Organizasyon ve Kalite Yönetimi
 İş Hukuku
 Maliyet Yönetimi ve Teklif Hazırlama
 Yönetim Muhasebesi ve Finansal Yönetim
 İhale İşlemleri ve Sözleşme Yönetimi
İş Güvenliği
Programın Öğretim Kadrosu
 Prof. Dr. Doğan SORGUÇ
 Prof. Dr. Ülkü UZUNÇARŞILI
 Prof. Dr. Mehmet ÖZKAN
 Prof. Dr. Saibe Oktay ÖZDEMİR
 Prof. Dr. Veliye YANLI
 Doç. Dr. Gülçin ELÇİN GRASSİNGER
 Yrd. Doç. Dr. Uğur MÜNGEN
 Yrd. Doç. Dr. Kadriye BAKIRCI
 Öğr.Gör.Dr. Akın ERİŞKON
 Öğr.Gör.Dr. Murat KURUOĞLU
 Dr.Yük.Müh. Hüseyin GENCER
 Dr.Yük. Müh. G. Emre GÜRCANLI
 Yük.Müh. Feyzi HAZNEDAROĞLU
Kaynak:İtüSEM
Yorumlar Pek Yakında....

22 Eylül 2007

KAPİTALİZM

Bünyamin yıllarca kurduğu zenginlik hayallerini gerçekleştirmişti.Artık Türki Cumhuriyetlere tekstil makineleri satıyor hatırı sayılır paralar kazanıyordu.Hiç evlenmemiş hatta buna teşebbüs bile etmemişti.Tek bir hayal için tek bir amaç için hayatını para kazanmaya adamıştı.Dünyanın en büyük açık hava gösterisi onun eseri olacak bütün dünyayı kendine hayran bırakacaktı.Bu gösteri yaklaşık 2 saatte bitecekti.Bunu sadece kendisinin seyredecek olması onun bencil ve acımasız ruhunu daha da kamçılıyordu.İstiklal caddesinin tam ortasındaki eski yapının çatısından bacaklarını sallandırmış aşağıyı seyrediyordu.Eğer yürüyenler kendisini görmüş olsalardı intihar vakası eğlencesi caddeyi şenlendirirdi.Oysa orda yürüyenlerin bambaşka amaçları bambaşka uyuşmuşlukları vardı.Bünyamin herkesi tek tek incelemeye çalışıyordu sokaklara dağılan dükkanlara giren kırmızı şapkalı adamları da sadece o farkediyordu tepeden.Aşağıda Bünyaminin sağa sola sessizce hareket eden tam 800 adamı vardı.

Mavi giysili polis memuru taksim meydanında önü bariyerli garip kamyonları gördüğünde önce şaşırdı sonra onlara doğru gidip yasak olan bölgeyi terketmelerini söylemeye karar verdi.Ama amiri bunu yapmasına izin vermedi.Kamyonlar meydanda yapılacak bir gösteri için özel izinle oradaydılar.Gösterinin niteliğinden herkes habersizdi ve aslında ilgilenmiyorlardı da.Kamyonlar yavaş yavaş sağa sola dağılmaya başladılar, sayıları giderek azaldı.Bu meydandakilerin ilgisini tamamen dağıttı.

Gizem o gün hergünkü gibi istiklaldeydi.Bişeyler atıştırıp sonra da son çıkan albümlere bakacaktı.Ayağındaki beyaz konverslere bakıp kirlendikleri için hayıflandı.İstanbulun heryeri yaşadığı yer gibi tertemiz olsaydı böyle olmazdı diye düşündü.Oturduğu sitenin temizliğinden özel bir şirket sorumluydu ve her yer tertemizdi.Babasının özelleştirmeyle ilgili söledikleri kulağında çınladı.Belediyeleri de özelleştirseler dedi içinden.Birkaç gönüllü sivil toplum örgütü caddede gazete satıyordu, onlara küçümseyerek baktı.Sonra birkaç adamın onları caddeden çıkarması yüzünü güldürdü.Filmler güzeldi,video oyunları güzeldi,kankileriyle sohbet etmek güzeldi,modayı takip etmek güzeldi,babasının ona ilk arabasını hediye etmesi güzeldi.Sosyal kavramlar ona boş geliyordu para her hayatı güzelleştirebilir güçteydi.Çok arkadaşı vardı istediğini yapabilir istediği yere gidebilirdi.Babasının parası ona mutluluk veriyordu.Irakta olanlar ıraklıların sorunuydu.Amerikayla iyi geçinselerdi Kuveyt'e girmeselerdi bunlar olmayacaktı.Amerikanın müttefiki olmak Gizemi gururlandırıyordu.İşte bu yüzden kendisi konvers giyebilirken Iraktaki yaşıtları bundan mahrum kalıyorlardı.Bir mağazaya girmek isterken kapıdaki iri kıyım bir adam tarafından durduruldu.Geçici olarak mağazanın kapandığını söleyen adam kapıyı da gizemin yüzüne kapadı.Gizem İstiklalin ara sokağında önü çelik düz bariyerli bir kamyonun sokağı kapadığını gördü.Artık sokak yoktu düz bir bariyer sokağın giriş yolunu tamamen kapatmıştı.Aniden binaların tepelerinden dev spotlar aydınlık İstiklal caddesini ışığa boğdu.Dev bir sahneye çevirdi.Ve güçlü Montagues and Capulets resitali dev hoparlörlerden caddeyi inletti.İnsanlar olup biteni anlamaya çalışıyorlardı.
Gizem Caddenin girişini görebiliyordu.İki dev siyahlik caddeye girmiş ve yolu boydan boya kaplamıştı.Dikkatli bakınca bunların iki dev silindir olduğunu anladı.Çığlıklar caddede uğuldadı.Ardından makineli tüfek sesleri gelmeye başladı.Silindirler resmen çığ gibi insan kütlelerini ezip geçiyorlardı.Çığlıklar, uğultular, inlemeler ve panik caddeyi birbirine katmıştı.Gizem kalabalığı yararak tünel tarafına koşmak istedi.Bir süre ilerledikten sonra ordan da iki silindirin geldiğini farketti.Kapana kısılmışlardı.Dükkanların tamamı ve ara sokak girişleri kapalıydı.İnsanlar yer daraldıkça birbirinin üzerine çıkmaya başladı.Panikle birbirni ezenlerin aklındaki tek düşünce kurtulabilmekti.Binalara tırmanmaya çalışanlar makineli tüfeklerle vuruluyorlardı.1812 overtürü çalmaya başladığında,Gizem tam ortada binanın tepesinde birini gördü.Bünyamin kahkahalar atarak sigarasını tüttüryordu.Gösterinin keyfini tek çıkaran oydu.Cadde boyunca yerler ve duvar kanla boyanmıştı.Gizem caddede devriye görevi yapan iki polisin silindirlere ateş ettiğini gördü ama silindirler yenilmez canavarlar gibi herşeyi ezip geçiyorlardı.Zavallı devriyeler de telef olmuşlardı.Bu korkunç gösteri tam 1.5 saat sürdü.Binlerce insan çok sevdikleri İstiklal caddesinin taş döşemeleriyle akraba olmuşlardı.Gizem de silindirlerden nasibini almış herzaman istediği inceliğe ulaşmıştı.İki silindir caddeyi katedip burun buruna gelince Bünyamin derin bir iç geçirdi"Bunu tekrar yapmalıyım".Şeytani bir sırıtış yüzünü gerdi...

6 Ağustos 2007

spaceknıght rom

Uzay Şovalyesi Rom 1970 lerde Marvel tarafından yayınlanmış 7 ciltlik çizgiroma serisi.Türkiyede de 1980 lerde yayınlamış.Konusunu kısaca özetlemek gerekirse:
Hikayemiz Galador adında refah içindeki gelişmiş bir uygarlıkta başlıyor.Galadorlular aklınıza gelebilecek en ütopik toplum.Liderleri bütün iyi niyetiyle ortaya parlak bir fikir atıyor.Birikimlerini diğer uygarlıklarla paylaşmalarını teklif ediyor.Saga sola filolar yolluyorlar.Bu filolardan biri Kara Nebula adlı karanlık bir galaksiye gidiyor.Orda da hikayemizin kötüleri Darkonlar yaşıyor.Darkonlar çok adi bir ırk.Galadorun iyi niyetli filosunu yok etmekle kalmıyorlar Galadoru da yağmalamak için harekete geçiyorlar.Bahtsız Galadorlular boş durmayıp düşmanı karşılamak için halktan gönüllüleri, büyük savaştan sonra eski hallerine döndürmek şartıyla yarı robot yarı insan süper şovalyelere dönüştürüyorlar.Tabi uzay şovalyeleri düşmanı bozguna uğratıp darkonları çil yavrusu gibi dağıtıyorlar.Darkonlar bozgundan sonra diğer gezegenlere kaçıp saklanıyorlar.Galador şovalyelere Darkonların kökünü kazımak gibi son bir görev daha veriyor.ROM 200 sene sağda solda darkon avladıktan sonra en sonunda dünyaya geliyor.Tabi bu sürede dünyadaki darkonlar insan kılığına girip devlette önemli kademelere gelmişler iyice kök salmışlar.Örneğin Amerikan savunma bakanlığı bunları ellerinde.
Biraz da ROM dan söz edelim.ROM en güçlü uzay şovalyesi kabul ediliyor.Analizatör(Maddelerin gerçek yapılarını gösteriyor yani darkonları insanlardan ayırt etmeye yarayan silah) ve Nötralizatör(Darkonları limbo denen bir boyuta sürgün eden silah) isimli iki silahı var.Nötralizatörle darkonlara ateş edince insan bedenleri kavrulup küle dönüşüyor ama gerçek bedenleri limboyu boyluyor.ROM dünyaya inip darkon kızartmaya başlayınca Darkonları kendileri gibi gören insanlar Rom'a karşı pek sempati beslemiyorlar.Rom aslında uğrunda savaştığı insanlarla da uğraşmak zorunda kalıyor maalesef.Hikaye böle devam ediyor.
Kalite olarak muazzam bir çizgiroman serisiydi ROM.Ama ilk çıkan sayının yukarıda yayınladığım kapağına bakınca(evet basbayağı führer selamı) Şovalyelerin kimi Darkonların aslında kimi temsil ettiği konusunda insanın aklı karışıyor.Özellikle ROM un kalitesine rağmen MARVEL tarafından hasır altı edilmesi bu teorimi güçlendiriyor.Bütün salak karakterlerin filmini yapan stan lee ROM u neden yok sayıyor?Oysa mükemmel bir hikayesi var.
Acaba MARVEL yıllarca farketmeden neonazi propagandası yapan bir çizgiroman mı yayınlamıştı?
Çizgiromanların sembolik ifadelerle insanlara bazı şeyleri (x-men deki mutantların eşcinselleri temsil etmesi gibi) aktarmak istediklerini biliyoruz.
Çocukken farkedemediğim bu sembolik anlatım gerçek mi?Eğer düşündüğüm şekliyle gerçek örtüşüyorsa hitlerin 1975 senesinde Amerika'da 1.5 tonluk dev bir savaş robotu varmış...

2 Temmuz 2007

zeytinyağı

Tarihte Zeytin Ağacı
Zeytin ağacının insanlık tarihindeki yerini kavrayabilmek için, bundan 39 Bin yıl öncesine uzanmak gerekiyor. Zeytin ağacına ilişkin bugün elimizdeki en eski veri, Ege Denizi’ndeki Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalara dayanıyor. Bu çalışmalarda 39 Bin yıllık zeytin yaprağı fosilleri ortaya çıkarıldı. Kuzey Afrika’daki Sahra Bölgesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalarda ise Milattan Önce 12 Bin yılına ait zeytin ağacı bulgularına rastlandı. Ancak, ilk zeytin hasadının ne zaman ve hangi uygarlık tarafından yapıldığı bilinmiyor.
Zeytinyağı kültürünü Akdeniz’e yayan Giritliler.
Tarih, zeytinyağı üretimine ilişkin en belirgin izlerin Akdeniz’in tam ortasındaki Girit Medeniyeti’ne, Milattan Önce 4500 yıllarına dek uzandığını gösteriyor. Zeytinyağı kültürünün Akdeniz’deki diğer kavimlere yayılmasında en önemli rolü Giritliler oynadı. Hem de yaklaşık 3000 yıl boyunca. Güçlü ticaret filolarına sahip Giritliler'in gerçekleştirdiği zeytinyağı ticaretinin günümüzdeki en canlı tanıkları, Knossos ve Faistos saraylarının yıkıntıları arasında bulunan 2 metrelik zeytinyağı küpleri. “Pithoï” denilen bu dev küplerle beraber bulunan tabletlerde ise, o günkü zeytinyağı ticaretinin nerelere yapıldığını ve zeytinyağının nerelerde üretildiğine dair bilgiler yer alıyor.
Anadolu...
Aslında, zeytinyağı kültüründe, Anadolu coğrafya olarak hep vardır. Ama ön planda görünen ise Ege’nin karşı yakasıdır. Çünkü, Homeros’un Batı Medeniyeti’ndeki tartışmasız ağırlığından ötürü, zeytinyağı kültürünün merkezine sürekli olarak Antik Yunan yerleştirilir. Ve Helen Medeniyeti’nin sadece Ege’nin karşı kıyısını değil, Anadolu coğrafyasını da kapsadığı unutulur. Milet’in, Efes’in, Foça’nın, Klazomenai’nin (Urla), Erythrai’nin, Assos’un, Anadolu’da olduğu ihmal edilir.
Ağacı
Zeytin ağacı (olea europea), narin bir ağaçtır. Ağır ve zahmetli büyümesine karşın oldukça uzun ömürlüdür. Bir zeytin ağacının ortalama ömrü 300-400 yıldır. Ancak bin, hatta 3 bin yaşında zeytin ağaçlarına da rastlanmıştır. Bu nedenle, zeytin ağacının adı, mitoloji ve botanikte “ölümsüz ağaç”tır.
Derinlere uzayan kökleri sayesinde kalkerli, çakıllı, taşlı ve kurak topraklarda yetiştirilmeye elverişli olan zeytin ağacı için en verimli ortam, yazları sıcak, kışları ise ılıman geçen iklimlerdir. Çünkü zeytin ağacı, ışığı, güneşi ve 15° C üstündeki sıcaklığı sever. Yıllık ortalama 220 mm yağış, zeytin ağacının verimli bir şekilde büyümesi için yeterlidir. Zeytin ağacı genellikle rakımı düşük coğrafyalarda yetişir. Ancak denizden 1000 metre yükseklikte de zeytin tarımı yapılabilmektedir.
Çalı görünümündeki zeytin ağacının yapraklarının üst yüzü koyu, alt yüzü ise gümüş rengindedir. Yapraklar, mükemmel bir düzen içinde, dalın iki tarafından karşılıklı olarak çıkar. Ortalama 40 - 50 cm. genişliğindeki gövde çürümeye karşı çok dayanaklıdır. Ağaç yaşlanınca, yamrulardan gelişen yeni uçlar gövdeyi tazeler. Ortalama boyu 4 - 10 m. olan zeytin ağacı bir yıl bol, bir yıl az ürün verir. Çiçek verme mevsimi kuzey yarım kürede Nisan - Haziran ayları arasındadır. Yeşil zeytinler, Ağustos ayı sonundan Kasım ayı başına kadar olan süre içinde olgunlaşır.
Hasadı
Zeytin hasatında toplama şekilleri binlerce yıldan bu yana neredeyse hiç değişmemiş, asırlar boyunca elle toplama ya da silkme yöntemi kullanılmıştır. Bir de, yere düşmüş zeytin meyvelerini toplama yöntemi vardır. Hasat, Kasım ile Mart ayları arasında yapılır.
Ancak genel yöntem silkmedir. Elle toplamada, sağma veya taraklama yöntemi, yerden toplamada ise merdane veya fırça kullanılır. Günümüzde zeytin hasadında makineden de (sarsma ve yerdeki meyveleri emici ekipmanlarla toplama) yararlanılmaktadır. Uygulamada en fazla emek gerektiren yöntem, elle toplamadır. Saatte en fazla 9-10 kilogram zeytinin toplandığı bu yöntem, meyve sağlam ise en iyi kalitede zeytinyağı üretilmesini sağlar.
Üretimi
Zeytinyağı kültüründe, binlerce yıldan bu yana değişmeyen başka bir gelenek de, zeytinden yağ çıkarma yöntemidir. Bunun nedeni, zeytinyağının, zeytinlerin soğuk presten geçirilmesiyle elde edilmesi ve hiçbir kimyasal işleme gerek duymadan yenilebilmesidir.
İşte bu yüzden, bugün hâlâ Ortadoğu’da rastlanan zeytin üretme yöntemiyle, yaklaşık 6 Bin yıl önceki zeytinyağı elde etme yöntemi arasında hiç fark yoktur: Zeytinler ezilerek hamur haline getirilir. Daha sonra bu hamur sıkılır veya presten geçirilir. En sonunda ise yağ, zeytin meyvesinin suyundan (karasu) ayrıştırılır.
19. yüzyılın başında ise teknolojinin gelişmesiyle hidrolik pres makinelerine geçildi. Bugün hidrolik pres makinelerinin yanı sıra, zeytin hamuruna hiç pres uygulamadan merkezkaç kuvvetiyle zeytinyağı elde etmeyi sağlayan makineler de kullanılıyor. Bunların içinde de en yaygını “kontinü sistemi”.
Kaliteli zeytinyağı elde etmek için: Zeytinlerin, hasattan sonra mümkün olan en kısa süre içinde işlenmesi gerekir. Çünkü zeytin bekletilirse fermante olur, bu ise zeytinyağının kalitesinin düşmesine yol açar. Ancak, zeytinin “bol” olduğu dönemlerde, bekletilme mecburiyeti de doğabilir. Bu durumda işlemeden bekletilen zeytinler, genellikle 20-30 santim yüksekliğindeki yığınlar şeklinde, iyi havalandırılmış ve serin depolarda saklanır.
Türleri
1. Natürel Zeytinyağı
Yeşilimsi sarı renkte, zeytinin kokusunu ve tadını en yoğun, en doğal biçimde muhafaza eden, tabiatın bize sunduğu en kaliteli besinlerden birisidir. Renginin tonu, üretim yerine göre değişir. Endülüs natürel zeytinyağlarının rengi sarıya bakarken, Toskana ve Ayvalık’ta yeşil hakimdir. Doğal haliyle, işlenmeden yenilebilir. Bu tür zeytinyağı, kendi içinde iki kategoriye ayrılır: Sızma ve Natürel.
Sızma Zeytinyağı’nın asit oranı en fazla 1’dir. En makbul zeytinyağı olarak kabul edilen sızma, genellikle çiğ olarak tüketilir. En çok salatalarda kullanılan sızma zeytinyağı, pişmiş sebzelere ya da İtalyanlar'ın yaptığı gibi makarnalara sos olarak eklenebilir.
Natürel zeytinyağı ya da Extra zeytinyağının asit oranı ise yüzde 1-2 arasındadır. Natürel zeytinyağında, daha yoğun bir zeytin tadı vardır.
2. Rafine Zeytinyağı
Asit oranı yüksek olan zeytinyağının, yenilebilir nitelikte olmadığından rafine edilmesi gerekir. Fiziksel rafinasyon işlemi sonrasında elde edilen rafine zeytinyağı, hemen hemen sıfır asit oranına sahip, yağın kalitesini bozan maddelerden arındırılmış bir yağdır.
3. Tip Zeytinyağları
Riviera zeytinyağı olarak bilinen bu yağ, rafine ve natürel zeytinyağların belli oranlarda (yüzde 10 - 20 oranında natürel) karışımından elde edilir. Özellikle yemek ve kızartmalarda kullanılır. Riviera zeytinyağının lezzet ve kalitesini, karışım oranları ve natürel zeytinyağının niteliği belirler. Asit oranı en fazla 1’dir.
Kalite
Kaliteli natürel zeytinyağı üretiminde birçok ideal koşulun bir arada bulunması gerekir. Zeytinyağının tadını ve kalitesini, yöre ikliminden toprağın verimine, zeytinin toplanma şeklinden kullanılan gübreye ve mekanik ezme makinelerinin özelliklerine kadar her şey belirler. Riviera tipi zeytinyağında ise kalite, üretim tesisinin rafinasyon teknolojisi, natürel zeytinyağının yüzdesi ve niteliğiyle doğru orantılıdır. Üretilen zeytinyağının kalitesini belirlemek ise bambaşka bir uzmanlık alanıdır. Natürel zeytinyağında kalite dendiğinde, iki faktör önem taşır. Birincisi, kimyasal analizlerle ölçülebilen asit oranıdır. İkinci faktör ise lezzet ve kokuyu tespit etme ve ölçmedir. Tadım uzmanları tarafından gerçekleştirilen bu işleme “degüstasyon” adı verilir. Tadım uzmanlarının birikimine bağlı olarak gerçekleştirilen degüstasyon, zeytinyağına vurulan kalite damgasının en önemli aşamasıdır.
Bugünü
Türkiye bulunduğu coğrafi konum ve sahip olduğu Akdeniz iklimi özellikleriyle İtalya, İspanya, Yunanistan ve Tunus gibi diğer Akdeniz ülkeleriyle birlikte dünyanın önde gelen zeytin ve zeytinyağı üreticilerindendir. Üretime gelince dane zeytin yoğunluklu olarak Aydın, İzmir, Balıkesir’de yapılıyor. Ortalama 100 Milyon olan zeytin ağacı sayısı da gün geçtikçe de artmakta. Devlet İstatistikleri Enstitüsü araştırmalarına göre, Türkiye’de üretilen zeytinlerin 68’i yağ üretimine ve 28’ide sofrada kullanılmak üzere yetiştiriliyor. Zeytinin ürününü 2 senede bir verdiği düşünülürse, verim alınan senede ortalama 150.000, az ürün verdiği senede elde edilen zeytinlerden ortalama 70,000 ton zeytinyağı üretilmektedir.
Ortalama 850 zeytinyağı fabrikasıyla Türkiye dünyada zeytinyağı üretiminde 5. sırada yer alıyor.
Kaynak:KOMİLİ



22 Mayıs 2007

"Vertebra" by Gence AK

Vertebra canlı omurga sisteminden esinlenilerek yaratilmiş bir sandalye modelidir.Omurganin şekilsel esnekliği ve estetiği vertebra da görülmektedir.Arka bölümde kilicina duran metal eleman,sistemi oluşturan ve bütünlüğü sağlayan ana elemandir.dengeyi sağlayan ayrica sandalyenin bütününü oluşturan diğer elemanlar sıkıştırılmış hafif plastik malzemeden yapilmiştir. Sistem oluşturulması açısından pratik ve seri üretime elverişlidir.Ana taşıyıcı,kıvrımları,yönü ve uzunluğu belirlerken plastik elemanlar ana profilin formunu izleyerek oturma modelinin tamamını oluşturur…Vertebra rijit,hafif ve güçlüdür. Bu sistem onlarca farkli oturma elemani kombinasyonuna ışık tutar.

Vertebra canlı omurgasını çağrıştırır.Ana taşıyıcısının yaptığı hareket bir yol gösterme niteliğindedir.Yani çizeceği herhangi bir alternatif rota bambaşka bir elemana dönüşmesini sağlar.Her seferinde tek bir rota izler ve bu tasarımcının kontrolünde olur.Plastik elemanlar onu takip eder, dengede kalmasını ve omurganın tamamının oluşmasını sağlarlar.Örneğin çizeceğiniz bir c harfi size basit bir oturma elemanı kazandırır.Malzemeler birbirini tamamlarken, biri gücü diğeri ise dengeyi simgeler ve sağlar.

"vertebra" is a chair model designed with an inspiration from the spinal cord of vertebrates . The flexibility of form and aesthetics of the spine is visible in "vertebra". the vertical metal element at the back is the main element maintaining unity and stabilizing the system. other elements maintaining balance and creating the rest of the chair are made of pressed light plastics. this system enables a variety of different combinations for sitting elements.