![]() |
| yapılması gereken |
popüler kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
popüler kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Kasım 2013
DİSTOPYA
12 Şubat 2012
Hayatımdan Memnun Değilim Psikolojisi
Geçen gün gazetelerde facebook tarzı sosyal ağların insanları mutsuz yaptığına dair bir haber çıktı. Bunun nedeni insanların kendi hayatlarını arkadaşlarının hayatlarıyla karşılaştırması ve arkadaşlarının çok mutlu olduklarına kanaat getirip kıskançlıkla karışık bir mutsuzluk duygusuna kapılmasıymış.
Çünkü facebook da insanların hayatlarının gerçekten de rafine halini görüyoruz. Profillerinde İnsanların mutlu evlilikleri, herzaman gezecekleri paraları ve hayatı paylaştıkları fantastik dostları var. Çoğu zaman bu yüzlerini gösterirken riyakar davranıyorlar. İnsanlarla buluştuğunuzda siz sıkıntıdan kıvranırken onlar muhteşem hayatlarından bahsediyorlar. Taa ki siz minik bir sırrınızdan bahsedinceye kadar. Benim insanların başına gelmesinden hoşlanmayacağı boşanmaya çalışmak gibi bir derdim var. Ama bu benim zaten başıma geldiği ve üzerinden zaman da geçtiği için kabullendim. İnsanlar hal dert sorduğunda bundan bahsedince insanların tutumu değişiyor. Hayatlarındaki karanlık noktalara açılan kapılar ardına kadar açılıyor ve karanlık üzerinize boşalıyor. Bu gerçekler için bir bedel ödemek gibi. Dertlerim insanların gerçek yüzünü görmek için bir anahtar oldu benim için şu ana kadar. Karşımdakiler benim ödediğim bedelleri öğrenmeyi büyük bir lütuf sayıp kendi sırlarını döktüler. Facebook taki gibi demo hayatlar yok. Tüm numarası fragman olan insanları sinemaya çekmeye çalışan kötü filmler gibi. Çekilen mutlu fotoğrafların ardından hiç konuşmayan çiftler, gittiği geziden nefret eden insanlarla dolu etraf. Bazı şeyler olması gerektiği gibi. Ama ahaliye (society der ecnebiler) oynanması gereken bir mutluluk oyunu var. Eskiden sadece kendi kendimize yaşa dığımız hayat daha güzeldi. Mutsuzsak mutsuzduk.
Şimdi hayatlarımızı kendi ellerimizle TRUMAN'ın hayatına dönüştürüyoruz. Farkımız, O bundan bihaberdi. Mutluydu ama gerçekleri öğrenince buna son verdi. Biz bunu biliyoruz. Mutsuzuz ama bir iki olumlu yorum kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. Gerçekten o hayatı yaşadığımıza bir an biz de inanıyor ve devam ediyoruz.
26 Ağustos 2011
YAPAMAMAK
Başlayamıyorum. Başlarsam bitiremem.
Zaman dar, ben güçsüzüm.
İçimdeki güce herzaman inandım.
Ama zamanı geldiğinde onu yerinde bulamıyorum.
Prensipler edinmek, kabullenmek vicdanımı temizler mi?
Varlığının müptelası olduğum o gücü dönüp tekrar arar mıyım?
Aramaktan vazgeçer soyut gerçekliğe gömülür müyüm?
Sadece öğrenerek edindiğimiz korkudan uzak durur muyum?
Sıradanlığımı kabul eder miyim?
Havada süzülüyorum rüzgar yok.
Düşüyor muyum yoksa uçuyor muyum hiç fikrim yok.
Tutunmak istemiyorum.
Hayal kırıklığı o kadar büyük ki bir yere çarpana kadar bekleyeceğim.
Ben sonsuzluğa gömüldüğümde, beklediğim, gözlerini ovuşturarak ortaya çıkıp,
Daha önce hiç görmediği güneşe bakmaya çalışacak.
Zaman dar, ben güçsüzüm.
İçimdeki güce herzaman inandım.
Ama zamanı geldiğinde onu yerinde bulamıyorum.
Prensipler edinmek, kabullenmek vicdanımı temizler mi?
Varlığının müptelası olduğum o gücü dönüp tekrar arar mıyım?
Aramaktan vazgeçer soyut gerçekliğe gömülür müyüm?
Sadece öğrenerek edindiğimiz korkudan uzak durur muyum?
Sıradanlığımı kabul eder miyim?
Havada süzülüyorum rüzgar yok.
Düşüyor muyum yoksa uçuyor muyum hiç fikrim yok.
Tutunmak istemiyorum.
Hayal kırıklığı o kadar büyük ki bir yere çarpana kadar bekleyeceğim.
Ben sonsuzluğa gömüldüğümde, beklediğim, gözlerini ovuşturarak ortaya çıkıp,
Daha önce hiç görmediği güneşe bakmaya çalışacak.
7 Ağustos 2011
CENNET
Hayatta birbirine üstünlük sağlayan duygular vardır. Güçlü olduğunu düşündüğünüz duygularınız çok fazla tetiklenen daha zayıf duygularınız tarafından bastırılabilir. Vicdanen çok güçlüsünüzdür.Hatta bazen kendinizi feda edebilecek kadar. Fakat mutsuzluğunuz gün gelir vicdanınızı size unutturur. Biri diğerinin ağırlığına dayanamayarak kırılır. Bu kırılma anlık değildir. Hayatınızın geri kalanına da etki eder. Büyük kararlar almak böyle anlarda gerçekleşir. Bu bir devrim değil kurtuluştur.Süreçten pek sağlam çıkmamışsınızdır aslında, ama dedikleri gibi sizi öldürmeyen şey güçlü kılar. Değişmişsinizdir.
İnsanlar hata yapar. Bazen hataları veya kötü gidişleri peşinen değerlendirip kederleniriz. Oysa aslolan yolun sonudur. Seçimler, bazen de sizin etki edemediğiniz bazı dış etkenler kaderinizi belirler. Bu akılalmaz bir tren yolu ağı gibidir. Makaslar rastgele değişir siz bambaşka yönlere saparsınız. Yol kötüyse üzülürsünüz bazen tanrıya sitem etme cüretini gösterirsiniz. Tanrı mahçup etmeyi sever. Yeminlerinizi size tek tek yedirir. Her manifestonuza bir cevabı vardır.Yolun sonunda sizi cennete çıkarıverir.
Şimdi cennetteyim. Benim cennetimdeyim. Konuşuyorum. Görüyorum. Kokluyorum. Cennetime yürürken yorulmuyor kavuşunca yenileniyorum. Suyundan içtiğim her an, yeni bir ben hayat buluyor bu yeşil vadilerde. Her gün yeniden doğuyorum. Güneşi ne yakıyor ne de ışıksız bırakıyor. O kadar güçlü ki, gözlerim dağların ardını görüyor. Eğilip bir çiçeği inceliyorum. Kusursuzluğu aklımı başımdan alıyor. Gökyüzü mavi bir okyanus, deniz mavi bir gökyüzü. Mavi ağaçlarda mor baykuşlar bana gülümsüyor. Tavus kuşlarından daha güzeller. Doğa, naif bir kadın gibi. Sol eli, büyük bir nezaketle havada duruyor. Parmaklarının ucunda gözlerime bakıyor. Etrafımdaki görkemin etkisi altında cevap bile veremiyorum bu derin gözlere. O kadar derin ve güzeller ki sanki tüm galaksi bu gözlerin içinde hayat bulmuş. Arzulanan tüm şeylerin ete kemiğe bürünmüş hali, yaşanan tüm talihsizliklerin negatifi. Sesi daha önce duyulmuş, unutulmuş ve yeniden coşkuyla hatırlanan bir melodi gibi.
6 Mayıs 2011
MUTSUZLUK
Mutsuzluk insanların kanına farklı şekillerde girer.Öyle dış etkenlerle karşı karşıya kalırsınız ki mutsuzluk kaçınılmaz olur.Kader sizi rahat bırakmaz.Bundan muzdarip insanlar hayatlarını nedensiz bedeller ödeyerek geçirirler.
Bir de neden mutsuz oldukları belli olmayan rahatsız tipler vardır.Hayat standartları fena değildir.Akıllı diye adlandırılırlar ama para kazanma yetenekleri zayıftır.
Cehalet mutluluktur mottosu doğrudur.Çünkü insan doğası sürekli deneyimleme üzerine kurulmuştur.Ruhu ayakta tutan sürekli yenilenmedir.Rutinin güvenilirliği insanların kendilerini korumak için sığındıkları bir limandır. Oysa ruhlarını günden güne öldürür.Okuyan, gezen, farkeden insanlar bunu bilirler ve aksi için çaba gösterirler.Deneyimlendirdikleri şeyler günbe gün artar.Hatta bazıları mikro ölçekten makro ölçeğe geçerler.Dağarcıklarını doldurdukça yükselirler ve çevrelerini en yüksekten görürler.Sokakta gezen biri köşeden çıkan bir baloncuyu görüp şaşırırken yükselen arkadaş onu saatler önce görmüştür ve zamanla sıkılarak izlemeyi bırakmıştır.Sokaktaki kişinin de deneyimleme süreci aslında uçanla aynıdır.Fakat sokaktaki, deneyimleme sürecini bilinçli olarak asla içselleştiremez ve tekrar tekrar yaşasa da her deneyimi ilk gibi olur ve geçicidir.Bu algısal eksiklik onun yükselmesini engeller.Uçan adam film seyrederken aktörün rol yapma ustalığına kilitlenirken sokaktaki adam sahnenin soyut gerçekliğine sığınır.Bu akıl almaz gerçeklik algısı uçan adamı hissizleştirir.Çünkü her bilinmezi bir varoluş sebebine dayandırma yeteneği kazanmıştır.Bu onu hissizleştirip derin bir mutsuzluğa sürükler.Çünkü yeni deneyimleme süreçlerine girmekte zorlanmaya başlar.Mutsuzluğunun temel kaynağı hep uçabilmesi hem de hep aynı yükseklikte kalmasıdır.Çünkü bileğinden yeryüzüne bağlıdır.İçi ağzına kadar helyum gazıyla doludur ama iplerinden kurtulamaz.Yeryüzünde bağlandığı yer ise işidir.Ayakta kalmak için çalışmalıdır.Bedeni onun hapisanesidir.Onun ihiyaçları ve gerçeklik onu yok eder.Deneyimlemeye alışmış bünyesi artık hayatının kısıtlanması yüzünden tıkanmaya başlar.Çevresindeki şeyler görünmez olur ve boşlukta sürüklenir.
Herşeyden sıkılır.
En korkuncu da bu sıkıntısı ve mutsuzluğu alışkanlık haline gelir.
2 Aralık 2010
Jimmy Morrison
kertenkeleler dünyadan tamamen yok olsalar da sistemde hiçbir değişiklik olmaz, bu yüzden kertenkeleler dünyanın tek bağımsız canlılarıdır ve ben de onların kralı jim morrison’um. 1943’te melbourne florida’ya kuyruklu bir yıldızdan koparak düştüm. yaşamla ölüm arasında gezindim hep ama yaşamı ilk algıladığım an, ölümü, ilk keşfettiğim andı.
o günden beri yaşamın sunulan ve görülenden ibaret olmadığına inandım. daha fazlasını, her zaman, görünenin ardına yaptığım gizemli yolculuklarda aradım, şiir ve müzik ötekilere yumuşak dokunuşlar yapmamı sağladı.
beni daha derin düşünmeye ve görünenin ötesine geçmeye sevk eden en dipsiz korkularıma yoğunlaştım; onlardan korkmak yerine yeni boyutlara geçişin heyecanını hissettim ve korkunun gücü kayboldu. hayatın karanlık tarafıyla ilgilendim hep, kötü olanla, gece zamanıyla, ölümle. gizemlerle yüzleşmenin, daha derine inmenin zarif yollarında yürüdüm.
lise ve üniversitede bir sürü defter tutuyordum ama okulu bıraktığımda aptalca bir şey yaparak hepsini attım. şimdi attığım o iki, üç defterden daha fazla istediğim bir şey yok. geceler boyu o defterlere ne yazdığımı hatırlayabilmek için hipnotize edilmeyi ya da kafamı tamamen dumanlamayı düşünüyorum. ama belki de onları atmasaydım hiçbir zaman emsalsiz bir şey yazamazdım, çünkü onlar temelde okuduğum ya da dinlediğim şeylerin bir birikimiydi, kitaplarda altını çizdiğim cümleler gibi...
şiire hayranım, benim gibi bilinenle bilinmeyen arasında gezinir, pek çok anlama gelebilir, bir labirent ya da bilmece gibi üzerinde düşünülüp insanların kendi durumlarına uyarlanabilir. işte bu yüzden seviyorum şiiri, sonu olmadığı için. insanlar yaşadıkça kelimeleri ve onların bir araya gelişlerini hatırlayacaklar. bir soykırımdan kurtulabilecek şeyler, şiirler ve şarkılardır. kimse bir kitabın tamamını hatırlayamaz. kimse bir filmi, bir heykel ya da bir resmi tam olarak anlatamaz. ama insanoğlu yaşadıkça şiir ve şarkı devam edecektir.
ingiliz blake, fransız baudelaire ve rimbaud, duyguların kara örtülerinin içine beni nazikçe soktular. bu buluşma tüm çırpınışlara bir yol çizdi ve sınırların sonsuzluğunu arama yolculuğu başladı. karanlığa o kadar uzun süre baktım ki artık orada neler olup bittiğini görmeye başladım.
seksi, gizemleri, boyutlar arası seyahatleri, cinayeti, deliliği ve ölümü bu gerçekdışı efsunlu satırlarda buluyorum. ben tek bir bedene hapsedilmiş sonsuz bir köleyim ve satırlarda özgürleşiyor ruhum. düşünceler arasında gezinen küçük bir prens, kanatları olan ölü bir tırtılım.
ben deri ceketli rimbaud’yum. başkaldırı, düzensizlik ve kaosa ilişkin her şey ilgimi çekiyor, özellikle de görünüşte hiçbir anlamı olmayan eylemler. özgür hareket, davranış... olduğundan başka hiçbir şey olmayan eylemler. sonuç yok, sebep yok. yönlendirilmemiş, özgür eylem. eğer bu akışa kapılıp özgürce yaşarsanız çevrenizdeki insanlar farklı bir hareket yaptığınızı düşünür ve huzursuzlanırlar; ya sizden kaçarlar ya da size engel olurlar.
aileler, toplum, devlet ve tüm diğer kurumlar, bütün bencilliklerini ortaya koyarak aynı kalıpta insanlar yetiştirmeye çalışıyorlar. herkes kendi dünyasını hayatından aldığı tecrübelerle kurmalı. insanlar başkaldırmalı, hiçbir siyasi ve toplumsal baskıya boyun eğilmemeli. kurallar yıkılmalı ve her zaman da yıkılacaktır zaten, çünkü bir kuralı yıkma isteğini, yaratan tek şey kuralın varlığıdır. eğer kural olmazsa, onu yıkma isteği de olmaz.
ben bireyi kontrol altına almak isteyen toplumlara, karşı gençliğin isyanını temsil ediyorum. hayatın boğucu atmosferine öfke ve nefret tohumları saçıp bir
yandan da dünyanın geri kalanını eğlendiriyorum. hayatın tozpembe olmadığını biliyorum ve kötü şeyleri görmezden gelip mutlu bir insan rolü yapmanın aptallık olduğunu düşünüyorum. nihilizme sığınıyorum, bilinci, karanlık bilinçaltını ve keşfedilmemiş arzuların dış görünüşlerini benimsiyorum. çılgınlıkların tüm sınırları ne kadar genişletebileceğini merak ediyorum. algıların ötesine geçmek istiyorum. aldous huxley’den beyin ve sinir sisteminin, dışarıdan gelen bilgileri eleyerek kişiye kısıtlı algılama hakkı tanıdığı ancak alkol ve lsd’nin bunların çok ötesinde algılama olanakları yarattığını öğrendim. william blake de beş duyunun, mükemmel derecede gelişip açılmasına dek, bedenin ruhun hapishanesi olduğunu söylemişti.
duyular ruhun pencereleridir...
artık algılamayı değiştiren bu yolların birçoğu, yalnızca doktor kontrolünde elde edilebiliyor ya da yasadışı yollarla. batı kültürü alkol ve tütüne izin veriyor. duvarın öte yanına açılan tüm kimyasal kapılar uyuşturucu , bu kapıları izinsiz açmaya çalışanlar ise keş olarak damgalanıyor. ama kurallar ve yasaklar, ruhun sonsuz keşif yolculuğunun önüne çıkan cılız engellerden öteye geçemeyecekler. eğer gerçekten nelerin uyuştuğunu görmek istiyorsan dikkatlice ve açık bir algıyla çevrene bak, bir süre sonra her şeyin potansiyel uyuşturucu olduğunu göreceksin ve tek yapmam gerekenin algılarını her zaman özgür bırakmak olduğunu anlayacaksın.
tanrılar hayallerle uyuşturur bizleri. bizlere kitaplar, konserler, şiirler, şovlar, sinemalar verirler. sanat yoluyla kafamızı karıştırırlar ve kendi köleliğimizin içinde kör ederler bizleri. sanat, hücre duvarlarımızı süsler, sessiz ve bir örnek tutar bizi. karanlığa zahiri bir ışık tutar, hayali aydınlanmalar yaşatır. farklı bakışlar oluşturur, daha da karmaşıklaştırır görmeye çalıştıklarımızı. sanatın verdiği kişisel tatminlerin şiddeti, seksin bile yerini alacak doygunluklar verir. özgüven ve beğeni sağlayarak daha sivriltir duruşumuzu. sanat aydınlatmaz ya da özgürleştirmez, yoğunlaştırır...
ben de yoğunlaşmanın sınırları denedim, her şeyden büsbütün sıyrıldım. kaybolmuş cenneti arıyorum ve diğer dünyayı hiç düşlememiş birinin beni algılamasını beklemiyordum. algı kapılarının karanlık koridorlarında yılanbaşlı şamanlarla, vahşi hayvanlarla karşılaştım. ateşin şiddeti, seksin çığlıkları kulaklarımda yankılanıyordu.kendimi kaybedercesine savurdum, daha karanlığa ve derine...
hayata değişik bir açıdan bakabildiğime inanıyorum ama içinde yaşamayı becerebildim mi, bilmiyorum... aslına bakarsanız bu pek de umurumda değil. sadece tüm sınırları merak ettim diyelim ve peşinden gittim. bilinen ile bilinmeyen arasındaki kapılara her dokunuşum, ruhumun derinliklerindeki zebanileri özgür bıraktı, kapılardan sızan ışıklar bedenimi hafifletti...yükseliyordum, katman değiştiriyordum...
mutlak muğlaktır...
her şey göründüğünün ötesinde başka duvarlara dayanmıştı ve ben o duvarlara dokunabiliyordum.
görüntünü ardındakine ulaşmanın esrarengizliği ve çekiciliği kaybolmamalı. gizemli, sansasyonel, seksi bir rockstar görünümünün ardındaki ince ve duyarlı şairi gizledim çoğu zaman ama o, bazen şarkı sözlerinde gösterdi kendini. hep şair olarak anılmak istiyorum ve şiirle baş başa kalabilmek için yaratılan bu sahte, imajlardan kurtulmam gerekiyor. belki ölü taklidi yaparak hawaii’ye kaçarım, belki metabolizmam ruhumun arınma sürecine ayak uyduramaz ve iflas eder, belki ölüme kendim giderim, belki de bambaşka bir şey ... ne fark eder ki...
tek istediğim öldükten sonra şiirlerime devam etmek, müziksiz ama ritmik, akıcı ve sonu belirsiz saf şiire...
her şeyin ötesinde, artık sona doğru yaklaştığımı hissediyorum. kusursuz ve arzu dolu bir sona... algıların kapılarını teker teker açarken geçtiğim her eşikte biraz daha sendeliyorum, artık kendimi tutmak gibi bir zorunluluğum yok. alevlerin akışını hissediyorum. titreşimler bedenimi sarıyor, kendimi daha özgür bırakıyorum ve tüm eşikler sonsuz bir hayal gibi ardımda sıralanıyorlar. kıpırdamadan boşluğun içinde kayıyorum, gittikçe hızlanıyor ve yumuşaklaşıyor. sürtünme bedenimi kavrıyor. parmaklarım kıvılcımlar saçıyor, yavaşça ve huzurla enerjiye dönüşüyorum. sonunda ruhumu ve bedenimi tam olarak birbirine karıştırabiliyorum.
bir kuyruklu yıldız olmak istiyorum, herkesin durup baktığı, birbirine gösterdiği bir kuyruklu yıldız, sonra....ansızın bir patlama ve ben yokum.
bir daha hiçbir zaman böyle bir şey göremeyecekler ve beni hiç unutmayacaklar...
(yalın ince, kuyruklu yıldızdan düşen kertenkele, k dergisi, sayı 27, nisan 2007,İtü Sözlükte psycho killer yazıya dökmüş.)
31 Ekim 2010
29 Ekim
Neyi kutluyoruz ey milletim.
Atatürk, cumhuriyeti ilan ettiğinde sosyal bir devlet kurduğunu hayal ediyor bunun böyle devam edeceğini umuyordu.
Medya tarafından yönlendirilen bir toplumun demokrasisinden söz edemeyiz.Temsiliyete dayalı bir toplumda toplumun yapı taşı olan birey düşünmeyi bırakıp boynundaki ip nereye çekerse oraya gitmeye başladığında teoride doğru görünen demokrasi artık işleyemez bir hale gelir.Devletler,sosyal önlemleri bir kenara bırakıp liberalizmi körükledikçe toplumda köleleşme başlar.Devlet tekeldir.Devletinizi aldığı vergiler yüzünden dava edemezsiniz.Aldığı vergilerin karşılığında veremediği hizmet için için onu sorgulayamazsınız.Çünkü artık devlet sizi değil size istihdam yarattığını iddia eden kalantorları önemsemeye başlar.İşsizlikle uğraşacağıma gayrı resmi ekonomiye göz yumarım der ve siz SSK ödemelerinizi internette izlerken koca boşluklarla karşılaşırsınız.Siz belki leziz ve sulu bir elma yemek isterken sistem size bir adet hıyar ve bir adet havuç sunar ve birini seçmenizi bekler.Tabi önceden havucun gözlerinize iyi geleceği konusundaki telkinleriyle kafanızı şişirir.Ve siz havucu elinize aldığınızda işte seçtin der.Evet seçtin çünkü seçme özgürlüğün var.Havucu seçebiliyorsun çünkü demokratik bir ülkede yaşıyorsun.HAYIR.Havucu seçiyorsun çünkü sen yorulmuş,bezmiş ve köleleştirilmiş bir bireysin.
Atatürk bizden bunu istemedi.Cumhuriyet, facebook profillerini Atatürk fotoğraflarına boğarak ya da yakamıza Atatürk rozeti iliştirerek korunmaz. Cumhuriyeti koruma fikrinin olmadığı bir toplum yaratmalıydık.Düşünen, üreten,irdeleyen bir toplum. Atatürk'ün fikirlerinin üzerine koymuş ve artık acıdır ama gerçektir o eski fikirlere ihtiyaç duymayan bir toplum.Sol iktidarlar göreve geldiklerinde yeterince bu gerçeğe tutunamadılar.Zaten sosyal reformlar gerçekleştirebilselerdi bugün hala iktidarda olurlardı.Atatürkün bize olan mirası Atatürk figürlü tişörtlerden çok daha ötesidir.Buna sahiplenmemiz ve saygı gösterme şeklimizi değiştimemiz gerekiyor.
22 Eylül 2010
Messi'den Uzak İki Hafta
Ujfalusi'nin hamle yaptığı yer milyonlarca futboseverin bir fetiş objesi haline getirdiği Messinin kıvrak bilekleri. Sözkonusu bilek bir lastik gibi esnedi ama mucizevi bir şekilde kırılmadı.Sadece iki haftalık bir tedavi sürecinden sonra Messi geri dönecek.Evet Ujfalusi bu pozisyonda tam bir kasaplık yapmış.Aldığı 2 maç ceza oldukça az.Biz de Çek futbolcuyu yererken Messiye duyduğumuz inanılmaz sempatinin altında eziliyoruz.İnsani kaygılarımızdan bahsederken altında yatan Messi'nin popüler kültür imajını ve bizi mutlu etme etkenini gözardı ediyoruz.Boşuna futbol toplumların afyonu demiyorlar Messi de bizim afyonumuz.Ve elimizden alınınca çıldırıyoruz.Oysa hunharca sakatlanan ve zarar gören popüler de olsa, sıradan bir oyuncu da olsa bir insan.Hakem yıldız futbolcuları korumalı mantığının altında yatan gerçek sırtından milyolar kazanılan birer şov yıldızının para ederliğini devam ettirmekten başka bir şey değil.Ve çıkarcılar bu sözleri sarfederken gözlerimizin içine bakarak bu kapitalist içgüdülerini insanlık kisvesi altında parlatıyorlar.Messi bir popüler ikon ve bu çürümüş sistem içinde onun inanılmaz yetenekleri onu diğerlerinden daha değerli hale getiriyor.Bazılarından vazgeçebilirken ondan vazgeçemiyoruz.Bileğine o darbeyi yiyen her durumda o işi yapıp para kazanmaya çalışan bir insan.Ve bu çocuğun ilgilendiği tek şey futbol oynamak.
22 Şubat 2010
Çevrecilik Bencillikleri
Çevrecilik kutsaldır.Kendini çevreciliğe adamış insanlar gördüğümde inceden onlara imrenirim.Ama kendini oraya buraya zincirlerken bu atılgan bünyeyi nasıl finanse ettiğini düşünürüm. Ama temelde biz insanlık gerçekten dünyayı yok edebilecek kudrette miyiz?Yani bilmem kaç milton km2 yarıçaplı yerkürenin üzerindeki minik bir toz bulutundan farkımız yok.Suya,ormanlara,oksijene ve atmosfere ihtiyaç duyan sadece dünya üzerindeki canlılar.Dünya herşekilde varlığını sürdürebilir.Minik bir zımpara işimizi bitirir.Dünya dönmeye devam eder ve sıradaki organizmaları bekler.Üzerinde olup biten aslında onun umrunda değildir kanımca.Dolayısıyla çevrecilik bünyesinde inceden bir bencillik ve g.t korkusu barındırır.Yani temelinde yatan şey değişimden tırsmak ve dünya nimetlerinden yararlanmaya devam etme içgüdüsüdür.Ama dünya istediği anda defterimizi dürecektir.
14 Haziran 2009
Popüler Kültürün Güzellik Dayatmaları
Barbie bebekler.Kızların büyük sempati beslediği babaların 3-5 maaş harcadığı 5 cm çapındaki plastik kalıplarından alınmış genç ve modern kadın figür oyuncakları.Benim çocukluğumdan bu güne bu figürler kız kullanıcılarına güzel kız modelini öğretti.Bu model,bu kilo, bu ölçüler yıllarca tüm iletişim yollarıyla ulaşılması gereken bir nirvana gibi küçük kızların kulağına fısıldandı.Kozmetik ürünler,zayıflama hapları,diyet yöntemleri ve kitapları hep bu hedefe ulaşmak için satın alındı. Sonuç ne oldu dev gibi bir sektör kadın zekasını hiçe sayan kendilerini erkeklere beğendirme gerekliliğinin dayatıldığı bir sömürge toplumu.Kadın ve teenage dergileri de kadınları bir fikre değil bir ürüne dönüştürmenin yollarını anlatan yazılarla dolu.Kadınlar da bu eğilimi savunmakla meşguller."Topuklu giymek dik yürümeni sağlar." "her gün biraz makyaj yüzüne canlılık getirir.""Her gün biraz uyuşturucu kafanı dağıtır." Hepsi bir bağımlılık değil mi?Topuklu giymek sağlıklıymış diyen kadınlar bile var.Yokuş aşağı bir dünyada yaşasalar sanki hepsi dik yürüyebilecekmiş gibi.Saçmalık.Bu popüler kültür dayatmalarından kurtulmak gerek.Bu kapitalistlerin kanımızı emme şekillerinden sadece biri.Doğrular yaratıp bunları alışkanlıklara dönüştürüyorlar.Ve bu alışkanlıklardan para kazanıyorlar.Bunu sağlığınızı ve zekanızı hiçe sayarak yapıyorlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




