sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2013

Stranger Than Fiction

Stranger Than Fiction 2007 yapımı bir Mark Forster filmi. Bu naif ve sıradışı senaryoya sahip filmin konusu Şikago'da geçiyor. Şimdilerde World War Z ve ile üst lige çıkmış olan yönetmen bu filmde stilize görüntülerle mimari mekanların tüm büyüsünü dışa vuruyor. 

Altta bulunan 6 görüntü filmin kahramanı Harold'un işyerinden arkadaşı Dave a ait apartman katına ait. Harold filmde bir süre bu evde kalıyor. Bu ev adeta kahramanın hayatında yaşadığı değişikliğin metaforik bir dışa vurumu. Formlar ve düzen adeta tekdüzeliğe meydan okuyor. Mobilyalar eve çok uygunlar ve gerçekten müthişler.






Yapının adı River City Condominiums. 1983 yılında fütüristik mimar Bertrand Goldberg tarafından tasarlanmış. Bu işin detaylarını ve diğer müthiş işleri için merhum mimarın http://bertrandgoldberg.org/ sitesi incelenebilir. Gerçekten çok ilginç projeler mevcut. 
Bu dairelerin kiraları yaklaşık 1000$. Satın almak için 100.000$'ı gözden çıkarmalısınız.

Altta görünen görüntüler de çeşitli diğer mekanlara ait. Bu alanlardaki yaşama biraz da olsa tanık olmak için filmi izlemek lazım.
Harold'un işyeri


Harold'un yaşadığı kompleks
 Ana Pascal'a ait pastanenin müthiş merdiveni.
 İllinois Ünivesitesi.
 İllinois Ünivesitesi.




20 Ocak 2013

WATCHMEN


Watchmen, karakterlerin katmanlı derinlikleri sayesinde ve kurgusal açıdan grafik romanda bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. TIME dergisi, en iyi 100 ingilizce roman seçkisinde bu esere de yer veriyor. Listenin tek grafik romanı olan Watchmen aynı zamanda prestijli HUGO ödülünün de sahibi. 80li yıllarda ülkemizde başlayan anti çizgiroman yaklaşımı bu tip romanlara karşı mesafeli kalmamıza neden oluyor. Herhangi bir romanda en ufak bir çizgisel betimleme gördüğümüzde hemen çocuklara yönelik diye romanı yaftalamaktan kendimizi alamıyoruz. Popülere olan amansız düşkünlüğümüz çocukça ve cahilce değilmiş gibi bu tip sanat eserlerine burun kıvırıyoruz. Bu sebeple Watchmen Türkiyede Türkçe olarak ilk kez film uyarlamasından sonra  2009 yılında basıldı. Amerikada ilk kez 12 sayılık fasiküller halinde 1986-1987 yılları arasında DC Comics tarafından basılmış.
Watchmen aslında bir paralel evren hikayesi. Amerikada ortaya çıkan masum maskeli kahraman furyasına bir tanrının yani Dr. Manhattan’ın katılmasıyla  birlikte başta dünyadaki güç dengeleri olmak üzere herşey değişiyor. Dr.Manhattanbir deney kazasından öylesine üstün güçlerle çıkıyor ki Süpermen, yanında adeta bir termit kadar değerli kalıyor. Onun yardımıyla Amerika Vietnam savaşını kazanıyor. Watergate skandalı örtbas ediliyor ve Nixon 4. Kez başkan seçiliyor. SSCB Dr. Manhattan sayesinde kovuğundan çıkamıyor ve bilenerek kendi içine daha da kapanıyor. Soğuk savaş üstü kapalı şekilde devam ediyor. Dr. Manhattan’ın varlığı aslında bir dünya polisliğiyken taraflılığı, taraflar arasındaki düşmanlığı içten içe arttırıyor. Bu süreçte diğer kahramanların da içinde bulunduğu birtakım olaylar bu hassas belki de sahte dengenin bozulmasını sağlayarak akılalmaz bir sona gidişi başlatıyor. Bu süreçte şahit olduğumuz hikayelerin griftliği karakterlerin çok katmanlılığı ve ana kurgu hayret verici derecede benzersiz. Ayrıca insanlığa ve medeniyete karşı keskin bir varoluş eleştiriside var. İnşa etmek için didindiğimiz ütopik cennetimizin nasıl bir cehenneme dönüştüğüne şahitlik ediyoruz.
İlk nesil Gece Kuşu (Nite Owl) Hollis Masonun kurgu otobiyografisi “Kukuletanın Altında”ya roman içinde yer verilmiş. Sıradan insanın bir maskeli kahramana dönüşmesi ve sonraki süreç çok büyük bir soğuk gerçekçilikle anlatılıyor. Bu süreci kimisizengin, kimisi soğuk bir morgda kimisi de akıl hastanesinde bitirmiş. Delilik ve mantık arasında gidip gelen bir dönem. Zaten Nixon, hesabına çalışanlardışında Keene yasasıyla maskeli kahramanlık müessesini de bir süre sonra ortadan kaldırıyor. Herkes köşesine çekiliyor. Fakat bir kırılma anıyla beraber herşeyyeniden canlanıyor. Romanda en keskin tespitleri de karanlık Rorschach ve Komedyen yapıyor.  Ama eşek şakasında komedyenin pabucunu dama atacak bir daha var.
Son olarak Grafik romanın yaratıcısı Alan Moore filmden nefret ediyor. Ben filmi sevdim ve başarılı bir uyarlama olduğunu düşünüyorum.

Minutemen Kadrosu:
  • Nite Owl I- Hollis Mason
  • Silk Spectre I- SallyJupiter (Sally Juspeczyk)
  • Captain Metropolis- Nelson Gardner
  • Hooded Justice
  • Dollar Bill- Bill Brady
  • Mothman- Byron Lewis
  • The Silhouette- Ursula Zandt
Watchmen Kadrosu:
 
  • The Comedian -Edward Morgan Blake
  • Doctor Manhattan-Dr. Jonathan "Jon"Osterman
  • Nite Owl II-Daniel Dreiberg
  • Ozymandias-Adrian Veidt
  • Rorschach-Walter Joseph Kovacs
  • Silk Spectre II-Laurie Juspeczyk

20 Ekim 2012

PROMETHEUS

 
Ridley Scott un 1979 yapımı Alien filmini ilk defa show tv de öğle kuşağında seyretmiştim. Alien gemiye girmeyi başardı ve kan gövdeyi götürdü. Fakat grubun zayıf halkalarından Ripley bir türlü ölmüyordu. Filmin o yaşlarda bana tanıdık gelen yüzü John Hurt bile telef olurken Ripley yaradana sığınıp hep paçayı kurtarıyordu. Bu durum korku ve gerilim filmlerinde sona kalan kadın figürünün önünü de açtı. Bu filmde Ripley mücadele ettikçe güçlenirken hayatta kalma durumu yolunu açtığı filmlerin aksine olağanlaşıyordu. Yani Alien abimizin bir kusuru yoktu. Ripleyde şeytan tüyü ve hayatta kalma yeteneği vardı.
O dönem Alien nasıl nefesimi kestiyse açıkçası bilgisayar ekranımdan seyrettiğim Prometheus ta nefesimi kesti. Sinemada görmediğime oldukça hayıflandım. Zaten ne zaman bir ekip yeni bir şeyler bulmak için bir uzay gemisine toplansa benim nazarımda film zaten +1 ile yola çıkıyor demektir. O gemide ben de oluyor sona kalan kadınla cangılın ortasından ben de topukluyorum. Prometheus oldukça etkileyici bir film. Ekibimiz bizi yaratanlar ya da atalarımız hakkında geçmişten izler bulup izlerin işaret ettiği gezegene gidiyorlar. Ummadıkları bazı durumlarla karşı karşıya kalıyorlar. Bu defa kahramanlar şaşırtıcı şekilde herkesin merak ettiği soruları sormayı başarıyorlar. Ama cevaplar için ikinci filmi beklemeliyiz. Klostrofobik bir gemi, neye hizmet ettiği bilinmeyen tekinsiz bir android, abartılı bir şekilde yaşlandırılmış guy pierce, kompakt ama son derece gelişmiş bir teknoloji. Güvensizlik meselesi biraz daha vurgulanıp gemi daha da kasvetli hale getirilebilirdi. Ayrıca yapının haritasını çıkaran köpeklere de bayıldım. Bu tip fütürist filmlerin aslında jules verne romanlarından farkı yok.  Filmin Alien serisine çaktığı selam da filmin sonunda haaa öylemiymiş fısıltılarıyla taçlanıyor. Seyredin seyrettirin. Enfes.

6 Eylül 2012

NEDS- BU ÇOCUKLARA BULAŞMA!

1970 lerin İskoçyası. John McGill orta okulu dereceyle bitirir ve gururlu bir törenle mezun olur. Tozpembe gün gideceği lisede okuyan bir çocuk tarafından yolu kesilip ağır şekilde tehdit edilince aniden bitiverir. Aslında izleyiciyi de böyle bir stilize bir Amerikan Banliyö okul sahnesinden küfür dolu psikolojik bir tacize sürüklenmek şoke eder. Talihsiz tehditkarın bilmediği şey Johnun bölgenin arızası Benny nin kardeşi olduğu gerçeğidir. Benny Çocuğa haddini bildirir. John lise boyunca Bennynin kötü namı yüzünden ön yargılarla boğuşur. Sonunda kaçınılmaz olan değişim başlar. 
Neds kavramı İskoçyada polislerin eğitimsiz çocuk suçluları sınıflandırırken verilen ismin kısaltması: Non-Educated Delinquents
Filmin yönetmeni Peter Mullan aktör oyunculardan. Filmde de kısa bir rolde oynuyor. Johnun alkolik babası olarak karşımıza çıkıyor. Filmin oldukça berrak bir anlatımı var. Dönemini mükemmel şekilde yansıtıyor. Bireyi yalnızlaştıran eğitim sistemine sağlam şekilde giydiriyor. İşin acı yanı filmde yerden yere vurulan eğitim sisteminin bizimkinden iyi durumda olması. Film, ilk yarısı mizah yüklüyken ikinci yarısı şiddet dolu bir kara filme dönüşüyor. Mullan seyirciyi metafor banyosu yaptırıyor. Johnu oynayan Conor McCarron un ilk filmi ve nerdeyse Baba filmindeki Al Paçino kadar sağlam bir dönüşüm performansı sergiliyor. Çocuk, şiddet bağlamında film bana Sineklerin Tanrısını da hatırlattı. Film, sokaklarda olan bitenlere baktığınızda çocuğunuzun, çocukluğunuzun elinizden ne denli kolay kayıp gidebileceği hususunda da sanki ders vermeye de soyunmuş. Buna rağmen tavsiyem tabii ki çocuklarınızla izlememeniz yönünde. Hem küfür hem de şiddet salonunuza adeta kamyonla dökülüyor. Bu filmde çocukların değil yetişkinlerin alması gereken dersler var. Kapanış sahnesi de ancak başyapıtlarda göreceğiniz türden.

9 Nisan 2012

The Descendants

Film, Matt King'in (George Clooney) mutsuz bir monoloğuyla başlıyor. Sırf cennet gibi bir adada yaşamanın tek başına insanı mutlu edemeyeceğinden ve bunun anakaradaki arkadaşları tarafından anlaşılmamasından yakınıyor. Aslında karısının ölüm döşeğinde olması da bu hissiyatı güçlü şekilde besliyor. Matt aslında pek te ilgilenmediği kızlarıyla da bu yoklukta ilgilenmek zorunda kalıyor ki bu da uzmanlaştığı tüm alanların maalesef dışında kalıyor. Bir çok profesyonel durum için uzman sayılan Matt kızlarının idaresinde çuvallıyor. Buna kızlarına annelerinin öleceği gerçeğini söylemek te dahil. Bir yandan da ailesine ait, bir vakfa bağlı tam 100.000 dönümlük arazinin satışıyla ilgilenmek zorunda kalıyor. Matt bu süreçte karısının kendisini aldattığını öğrenince filmin seyri biraz değişiyor. İnsanlara ölüm kavramından uzaklaşmak ve sadakati irdelemek daha kolay geliyor. Ölümden daha kolay içselleştirebilecekleri sadakatsizlik adeta bir can simidine dönüşüyor. Ölüm kavramı sorgulanamadığından, ölmek ve yalnız bırakma eylemleri hep sadakatsızlık üzerinden cezalandırılıyor. George Clooney takdir edilesi bir performans sergiliyor. Film çok samimi ve içten. Yönetmen Alexander Payne bağımsız film jargonuna sonuna kadar sadık kalıyor. Film bir hesaplaşma ve yüklerden arınma filmi. Belki de arka plandaki Havai, trajedinin dozunu hafifletiyor. En olmadık zamanlarda bile ufak espriler var. Sid karakteri yol yordam bilmeyen adam olarak bu yükü sırtlıyor.
Sonuç olarak filmin final sahnesi her milletten insanın özdeşleşebileceği tarzdan.
Ailecek çok sevdik.

9 Haziran 2011

BARNEY'S VERSİON

Düşüncesizce aşık olmak. Uzayda salınırken bir gezegenin çekim alanına girmek ve hızla atmosfere dalmak. Sürtünme belki tüm derini yok edecek ama derin bir nefes çekebileceksin. İçine neyi çektiğini bile anlayamayacaksın. Belki alışık olmadığın bir hava ciğerlerini yakacak. Ama sonuna kadar ciğerlerini dolduracaksın.Gözlerin belli belirsiz onu görecek. Onu arzulayıp hayatını onunla doldurmak isteyeceksin. Her nereye bakarsan bak onu görmek isteyeceksin. Şanslıysan yalnız olacak ve şanslıysan o da seni sevecek. Hayatı onunla doldururken onun yokluğunun sana yaşatacağı boşluğu hesaplayamayacaksın. Ve ilk hatanda onu kaybettiğinde yokluğu seni yok edecek. Zihnini kaybedip olmayan bir hayatta akılda tutmaya değecek birşey bulamayacaksın. Ve o koskoca hayatta yaşadığın en güzel anların sana şimdi acı vermesi katlanılmaz olacak. Boşluk, anlamsızlık seni duraklatacak. Zihnin hatırlamayı kesecek.

26 Aralık 2010

IN BRUGES



F.cking Bruges.
Bunu çok sık duyuyoruz film boyunca Colin Farrelin ağzından.Ama bana bir masal kenti gibi geldi Bruges.İki kiralık katil Belçikanın buralarda pekte popüler olmayan turistik kentinde sürgündeler.Katillerden yaşça büyük olan patronuna sadık Ken(Brendan Gleeson) kenti çok seviyor ve bu süreci sıradan bir turist gibi değerlendirmeye bakıyor.Ray(Colin Farrell) ise biran önce İngiltereye dönmek için yanıp tutuşurken kentin sıkıcılığına her fırsatta giydiriyor.Aralarında ufak bir abi kardeş ilişkisi var.Ken bu delikanlıyı her an kollamaya çalışıyor.Bruges gezilerinin tesadüf olmadığını zamanla öğrenip yaman bir sınavdan geçiyorlar.Dialoglar zekice ve esprilerle işlenmiş.Bruges ile bende özdeşleşen muhteşem piano  parçaları var.Sıradaki oğlanı kurtarmak gibi duygusal metaforlar var.Gerçek dostluk ve fedakarlık var.


Uyuz olduğum Farrell'e bile hayran oldum bu filmde.Gleeson zaten beni her zaman etkilemiştir.Ama kısa sayılabilecek rolünde muhteşem bir karaktere bürünen Ralph Fiennes oldukça etkileyici.Sivri,acımasız,espirili ve fazlasıyla prensiplerine bağlı derin bir karakter.

13 Nisan 2007

terörizm hakkında gerçek yalanlar

13.03.2006 tarihinde trt1 de şu anda California valiliği yapan Arnold Schwarzenegger'in başrolünde oynadığı 'Gerçek Yalanlar' adlı film yayınlandı.94 yapımı bu filmi o dönem büyük bir zevkle izlediğimi hatırlayarak anılarımı tazelemek istedim.Film de arnold amerikanın terörle mücadele eden isimsiz bir gizli servisinde ajan olarak görev yapıyor.Filmin bir de iranlı kötü adamları var.Rusya tarafından finanse edilen teröristlerimiz malum davaları için nükleer bir başlıkla amerikayı tehdit ediyorlar.Konu öyle gelişiyor ki ,kahramanımız arnold ,teröristleri bozuk para gibi harcıyor.Tabiri caizse katliam yapıyor.İşin garibi İranlı teröristler film boyunca bir kişiyi bile öldürmüyorlar.Hele kahramanımızın uçakla teröristlerin bulunduğu kata yaptığı saldırı sahnesi akıllara durgunluk veriyor.Yargısız en az 20 kişi feci şekilde can veriyor.Arkasına sığınılan gerekçe kahramanımızın aile bütünlüğü.Ve bize eğlenceli gelmesi gerekiyormuş gibi önümüze sunuluyor.James Cameron 'un eğlenceli,terörist öldürmeceli bu bol aksiyon içeren filminde teröristler o kadar beceriksiz ki bırakın nükleer başlığı aktif hale getirmeyi ellerindeki silahları bile kullanamıyorlar.

Filmin öyle iğreti bir havası varki Amerikanın büyük egosu,özgüveni sanki teröristlere meydan okuyor.Gelin bakalım ama başınıza gelecekler bunlardan farklı olmayacak diyor.

Amerikanın, terörizm kendine dokunana kadar izlediği politika buydu.Arap teröristler önemsenmemesi gereken elleri silahlı aptallardı.Ta ki 11 eylüle kadar.Amerika bunun bedelini ağır ödedi hala da ödüyor.İşin,asıl kanımı donduran tarafı o yıllarda benim ve benim gibi birçok insanın bu filmden zevk almasıydı.Eğlenceli terörizm fikri, acı tecrübeler ve ölümlerle o kadar çürümüş ki filmi şaşkınlık içinde seyrettim.Ve dünyadaki büyük değişikliklere farketmeden tanıklık ettiğimi anladım.Değişen dengeler,ölen insanlar,yoktan varolan ve yok olan ülkeler.Daha büyük değişikliklere de tanıklık edeceğime eminim…


Algılamalar ve farkındalıklar değişiyor. Bu bir gerçek, ama holivud yani Amerika artık bu konuya daha temkinli yaklaşıyor.Artık terörizm eğlencenin yanındaki patlamış mısır gibi tüketilmiyor. Dünyanın,zengin ,patlamaları sadece havai fişeklerde görmüş kentlerinin göbeğinde esmer insanlar hiçkimsenin hiçbirşey uğruna yapamayacağı şeyi yapıp vücutlarına sarılı bombaları patlatmaları artık çok da eğlenceli görünmüyor... Terörizm filmlerin merkezinde oldukça ciddi ve seviyeli olarak işleniyor.Bazı yönetmenler taraf tutmaktan bile kaçınıyorlar.Çünkü olaya doğru düzgün yaklaşan taraf yok.Bu sene oskara Yahudilerin büyük tepkisine rağmen iki intahar bombacısının iç dünyasını işleyen paradise now isimli Filistin filmi en iyi yabancı film dalında aday gösterildi.Karşı tarafta da münih vardı.Bunlar göstermelik değişimlerde olabilir ama tavır asla eskisi gibi olmayacak.
Bir arkadaşımın tespiti çok doğru Amerikanın bu politikasının bedelini sadece kendisi değil tüm dünya ödüyor.